SABAHATTİN ALİ
Esirler
MÜREKKEP VE İZ DİJİTAL KÜLLİYATI
TABLO
### TABLO
BİLGE'nin evinde bir oda, bir köşede bir yatak ve üzerinde BİLGE'nin ölüsü. Gece; arkada bedir halinde ay görünür.
### BİRİNCİ MECLİS
1'İNCİ ve 2'İNCİ HİZMETKAR
Ayın göründüğü pencerenin yanında
1'İNCİ HİZMETKAR: Si-Gan-Fu şehrinin mehtabı ne kadar donuk; hiç bizim bozkırlarınkine benzemiyor!
2'İNCİ HİZMETKAR: Evet, benzemiyor. Fakat bunu da seyredebilmek, hiç seyredememekten herhalde iyidir.
1'İNCİ HİZMETKAR: Yani?
2'İNCİ HİZMETKAR: Yani, gözlerimin donuk bir mehtaba bakabilmesine razıyım, tek büsbütün kapanmasınlar.
1'İNCİ HİZMETKAR: Niçin bu akşam laflarımız aynı şey etrafında dolaşıyor?
2'İNCİ HİZMETKAR: Bilmem. İhtimal bu ölü başka şeylerden bahsettiğimizi istemiyor, ihtimal hep kendisiyle meşgul olmamızı istiyor.
(Uzun bir sükut)
1'İNCİ HİZMETKAR: Ne fena şey değil mi?
2'İNCİ HİZMETKAR: Ne?
1'İNCİ HİZMETKAR: Ölmek. Etrafında dolaşan, konuşan ve yürüyen adamlara iştirak edememek, artık onlardan büsbütün ayrı olmak... (Ölünün elini tutar, kaldırır ve yavaşça tekrar bırakır. El aşağıya doğru sallanır.) Bak!..
2'İNCİ HİZMETKAR: Ne var?
1'İNCİ HİZMETKAR: Dün benden su istemişti, getirdiğim zaman elini uzattı... Bu elini işte. Parmaklarını şöyle kıvırarak kupayı yakaladı ve ağzına götürdü. Bak, şu ağzına... Halbuki şimdi...
2'İNCİ HİZMETKAR: Şimdi mi? Şimdi elini uzatamaz ve bardağı ağzına götüremez, işte bu kadar. Bu adam niçin öldü acaba?
1'İNCİ HİZMETKAR: Yahut niçin kendini öldürdü?
2'İNCİ HİZMETKAR: Evet, niçin?
1'İNCİ HİZMETKAR: Herhalde yaşamak istemediği için.
2'İNCİ HİZMETKAR: (Kollarıyla geniş hareketler yaparak) Yaşamak... istemediği için...
1'İNCİ HİZMETKAR: Oğlunun birisi bir Çinliyi öldürdü.
2'İNCİ HİZMETKAR: Ve kaçtı.
1'İNCİ HİZMETKAR: Fakat Çinliler diğer çocuklarını yakaladılar ve hapsettiler.
2'İNCİ HİZMETKAR: Ve bir tanesi hapiste öldü.
1'İNCİ HİZMETKAR: Kendisini de götürdüler, sonra ihtiyardır diye bıraktılar.
2'İNCİ HİZMETKAR: Fakat döndüğü zaman evini harap olmuş, malını mülkünü yağma edilmiş buldu. Çocuklarının birini de ölmüş...
1'İNCİ HİZMETKAR: Ötekini de kaçmış buldu. Biliyor musun, Tulu'nun başını getirene 8.000 dirhem gümüş verileceğini ilan ettiler.
2'İNCİ HİZMETKAR: Evet. Bütün Türk mahallesi de tarassut altında. Çinliler her gün birkaç kişiyi alıp götürüyorlar ve bunların pek azı geri dönüyor. Fakat Bilge kendisini öldürmekle bunlara bir faydası dokundu mu?
1'İNCİ HİZMETKAR: Yalnız kendisine.
2'İNCİ HİZMETKAR: (Başını sallayarak) Hiçbir şey ölümden daha korkunç değildir!
1'İNCİ HİZMETKAR: Her şey ölümden daha korkunçtur. (Sükut) Bazı gece uyuyamazsın, içinden uykuyu alıp götüren büyük bir derdin vardır. Yarın karşılaşacağını ve önünde ezileceğini bildiğin birçok müşkülat yakıcı bir güneşin ışığı gibi gözlerine vurur, seni uyutmaz. Sen yorgun, bitkin, bir dakika kendini unutabilmek için çareler ararsın. Kalbinin etrafında gürültü yaparak sana uykuyu haram eden bu düşünceleri bir an olsun kafandan çıkarmaya karar verir, yüze kadar sayar, yahut gözlerini sabit bir noktaya dikerek hiçbir şey düşünmezsin. Yavaş yavaş tatlı bir dalgınlık vücuduna yayılmaya başlar, adeta her tarafının yumuşadığını duyarsın. Fakat bu anda kafandan zorla çıkarıp attığın düşünceleri dışarda tutan eller de yumuşar. Ve bir sandalın altındaki deliği kapayan tıkaç oradan alındığı zaman sular nasıl deli gibi içeri dolarsa, bu düşünceler de tekrar kafana hücum ederler. Sen, kalbin şiddetle çarparak uyanırsın. Aynı azap yeniden başlar. Seni asıl harap eden, şimdi uyusan bile yarın akşam bu işkencenin gene tekrar edeceğini, hiç bitmeyeceğini bilmektir. O zaman gözlerinde bir uyku tüter. Öyle bir uyku ki, ne çarpıntısı vardır, ne de yarını... Yorgun vücudun boylu boyunca yatıp dinlenecek ve hiçbir düşünce, hiçbir dert sana gelmeye yol bulamayacaktır. İşte ölüm bu uykudur... Geceleri gözlerini kapayamayanların aradıkları uzun ve rüyasız uyku: Ne o? Kapı mı?
2'İNCİ HİZMETKAR: Hayır, fakat gelmeleri yakındır... Biliyor musun, başımı pek emniyette hissetmiyorum... Bu akşam Tulu da ötekilerle beraber gelecek, babasını görecekmiş.
1'İNCİ HİZMETKAR: Ben bu akşamki toplantıda ölü bir babayı ziyaretten daha başka sebepler de görüyor gibiyim. (Dışarda hafifçe kapı vurulur) Kapı... Bu sefer sahiden..(Çıkarlar. Biraz sonra içeri TULU ve diğer birkaç TÜRK girerler.)
### İKİNCİ MECLİS
TULU, bir iki TÜRK
Bu sahnede, TULU sözlerini söylerken fasıla ile diğer TÜRKLER de gelirler, ölünün önünde ve dağınık olarak dururlar, hepsi altı yedi kişi kadar olacaktır; sonra teker teker giderler.
TULU: Karanlık merdivenlerden bir kere bile sendelemeden çıktım. Ayaklarım bu eve aşinalıklarını daha kaybetmemişler. Sokakta bile ayağıma çarpan her taş kendisini eskiden tanıdığımı bana hatırlatmak istiyordu. O taşlarda hala küçük ve çıplak ayaklarımın izi, hala dizlerimin kanı vardır. Bu sokaklarda ve bu evde her şey eski ahbap olduğumuzu, düşman olmamıza imkan olmadığını söylüyorlar; fakat ben bir Çinliye sapladığım bıçakla kendisini de öldürdüğüm babamı görebilmek için bu sokaklardan bir gölge gibi geçmeye, bu eve bir hırsız gibi karanlıkta ve sessizce girmeye mecburum. (Elleriyle etrafını gösterir) Bu eve, bu eve!... Nasıl anlatayım... Bilseniz, bu sokaklarda güneşin aydınlığı altında kollarımı sallayarak korkusuzca on adım yürüyebilmek, bu evin kapısını ellerim titremeden, etrafıma ürkerek bakınmadan açabilmek, bu odada sesimi boğazımda boğmaya mecbur olmadan konuşabilmek için neler verebilirdim... Bilseniz bu ne dehşetli bir saadettir!
1'İNCİ TÜRK: Tulu, hiçbirimiz senden daha az azap çekmiyoruz, hiçbirimiz şimdi çiğnediğimiz kaldırımı dönüşte tekrar çiğneyeceğimizden emin değiliz.
2'İNCİ TÜRK: Evimizden ve çocuklarımızdan ayrılırken, dudaklarımızın sükutuna rağmen, gözlerimiz uzun bir ayrılığın vedaını yapıyor.
1'İNCİ TÜRK: Bir pusuda gibiyiz. Küçük bir hareket bir düşman okunun vızıldayarak gelmesine sebep oluyor.
TULU: Güneş herkese aynı ışığı dağıttığı halde kuvveti ellerinde tutanlar bizim ondan kendileri kadar istifade etmemize hayret ediyorlar, buna müsaade etmek istemiyorlar. Zannediyorlar ki, herhangi bir tesadüfün bugün kuvveti onlara vermiş olması bizim bu havayı daha az teneffüs etmemiz, bu güneşte daha az ısınmamız için bir sebeptir.
1'İNCİ TÜRK: Dünyada kuvvetlinin ve zayıfın, akıllının ve budalanın, faziletli olanın ve sefilin aynı derecede malik oldukları bir hak vardır: Yaşamak hakkı!.. Hiçbir meziyet, hiçbir kuvvet bu hakkı birisiNden alıp diğerine vermek salahiyetinde değildir. Çinliler bize yaşamak hakkını bile vermiyorlar. (1'İNCİ HİZMETKAR girer.)
### ÜÇÜNCÜ MECLİS
1'İNCİ ve 2'İNCİ TÜRKLER, TULU, 1'İNCİ HİZMETKAR, sonra KÜRŞAD
1'İNCİ HİZMETKAR: İmparator'un hassa askeri kumandanı hemşerimiz Kürşad geldiler. (Çıkar, KÜRŞAD girer.)
KÜRŞAD: (Selamlaştıktan sonra) Arkadaşlar, vaktimiz az, yapacağımız işler çok mühimdir. Bir ölünün önünde esirlere hayat verebilmek çarelerini arayacağız. Halkın bu esarete daha fazla tahammül edemeyeceği muhakkaktır. Hatta hürriyeti okları, yayları ve beygirleri kadar benimsemiş olanların buna şimdiye kadar nasıl katlanmış olduklarına şaşıyorum. Teşekkür edelim bu ölüye ki, bir millete yaşamadığını, fakat yaşaması lazım geldiğini anlattı. Atlarını geniş sahralara sürdükleri zaman karşılarında ufuktan başka bir şey görmeyen ve yalnız rüzgarın mukavemetine uğrayan Türkler, her attıkları adımın bir Çinli maniasına çarpmasına nasıl sabredebilirler? Bozkırların hür ve yırtıcı kartalı, şişman göbekleri yumurta ve etiyle besleyen bir tavuk olmaya daha ne kadar tahammül edecek?..
1'İNCİ TÜRK: Kürşad, seni buraya çağrışımızdan bu tahammülün artık sonuna erdiğini anlamalıydın!
2'İNCİ TÜRK: Kürşad, sözü kısa keseceğim; biz milletin bu halde kalmasının mesuliyetini sırtımızda hissettik ve sonunda hayat veya ölüm olan bir mücadeleye atılmaya karar verdik.
1'İNCİ TÜRK: Bu mücadelede bize sen rehberlik edeceksin!
2'İNCİ TÜRK: Kürşad, bizi kurtaracaksın!
1'İNCİ TÜRK: Bizim hakanımız olacaksın. Sen İmparator'un hassa askeri kumandanısın, maiyetindeki zabitler ve asker Türktür; sana sadıktır. Sarayda en sözü geçen sensin. Eğer Çin şarapları senin damarlarında kanının ateşini söndürmedi, güzel çiçekler sana yaylalarımızın kum kokusunu unutturmadıysa bizim başımıza geçeceksin.
KÜRŞAD: Dostum, gözlerinde büyük endişelerin izini görmesem bu sözleri bir hakaret gibi kabul eder, onları sana kılıcımın ucuna takıp geri verirdim. Ağabeyim Kiyeli mağlup olduğu ve Türkler esir edilip Çin'e getirildiği zaman ben daha on dört yaşındaydım. Yani tam yirmi beş seneden beri Çin sarayındayım. Burada ağabeyimin ve bütün hanedanımız efradının birer birer ve hicaplarından öldüklerini gördüm. Zannediyor musun ki, Çin sarayının ihtişamı bana bütün bunları unutturdu?.. Geldiğim günden beri bu süslü odalara, bu en ince ipeklerden yapılan yataklara ısınamadım. Geldiğim günden beri memleketimin çorak ovalarını, geceleyin kapısından kum çöllerini ve ay ışığını seyrettiğim kıl çadırları arıyorum. Bu çadırlardan her birine on tane Çin sarayını feda ederdim. Dörtnala koşan atlarımızın üzerinde aç mideme indirdiğim bir lokma yarı çiğ et şimdi bana İmparator'un en mükellef ziyafetlerinden daha tatlı geliyor. Daha çocuktum, bütün eğlencem yay çekmek, çıplak atlara binip bir ok gibi sahranın kumlarına dalmaktı. Büyüklerin akınlarına iştirak edebilmek, onlar gibi erkek olmak için çalışıyordum. Talih beni bizim kadınlarımızdan bile kadın olan bu Çinlilerin arasına attı ve yirmi beş senedir Çinlilerden öğrendiğim yegane şey onları istihfaf etmek oldu.
1'İNCİ TÜRK: Sen bizim hakanımız olacaksın Kürşad Han!
2'İNCİ TÜRK: Atlarımızı gene sahralara süreceğiz, yirmi günlük yerlere akına gideceğiz.
KÜRŞAD: Dostlarım, eğer arzularımızı imkanların terazisinde tartmazsak her giriştiğimiz işte karımız bir muvaffakiyetsizlik olur. Benim hakan olmam mümkün değildir.
HEPSİ BİRDEN: Neden?
KÜRŞAD: Bir faydası olmaz da ondan.
1'İNCİ TÜRK: Bu da ne demek?
KÜRŞAD: Her şeyden evvel buradan kurtulmaya bakmalı, hakan istemeden evvel hakan isteyebilecek vaziyete gelmeli. Bu en sonra düşünülecek mesele. Sonra hakanlık için benden evvel ağabeyimin oğlu Yulu Han var.
1'İNCİ TÜRK: O daha çok genç.
KÜRŞAD: Bir millete taze hayat vereceklerin ihtiyar olmamaları lazımdır.
1'İNCİ TÜRK: Yulu Han burada doğdu ve memleketini hiç görmedi.
KÜRŞAD: Memleketine olan hasreti de bunun için hepimizden fazla.
1'İNCİ TÜRK: Çin İmparatoru'nun Yulu Han'ı bir evlat gibi sevdiği, hatta İmparator'un erkek evladı olmadığı için bu muhabbetin Çinliler arasında pek de hoş karşılanmadığı söyleniyor.
KÜRŞAD: Maksatlarımız için ne kadar muvafık.
1'İNCİ TÜRK: Fakat sen hakan olmayacak olduktan sonra gene bize yardım edecek, bizi idare edecek misin?
KÜRŞAD: Elbette. Hem kendime bir taç ve taht tedarik etmek için değil, esirlere hürriyet verebilmek, onları kurtarmak için sizin başınıza geçeceğim. Böylece hasis düşüncelerle alakası olmayan bu mücadelede daha müsterih ve daha gayretle çalışacağımı zannediyorum.
1'İNCİ TÜRK: Öyleyse artık harekete geçmemize hiçbir mani kalmadı demektir.
TULU: Mahirane tertip edilecek ve kahramanca yapılacak olan bir isyan, bizi pek de uzakta olmayan vatanımıza götürecektir.
KÜRŞAD: İmparator'un kuvvetli bir ordusu tarafından tekrar mağlup ve esir edilmek için mi? Eskisinin iki misli ezilmek için mi? Ne kadar zayıf olduğumuzu unutuyor musunuz?
TULU VE 1'İNCİ TÜRK: Ne demek istiyorsun?
KÜRŞAD: Daha akıllıca davranmamız lazım geldiğini söylemek istiyorum.
1'İNCİ TÜRK: Ne gibi?
KÜRŞAD: İmparator'un evlat namına bir tek kızı var, tabii biliyorsunuz.
TÜRKLER: Evet.
KÜRŞAD: İmparator'un Yulu Han'ı ne kadar sevdiğini de biliyorsunuz, hatta kendi kızından bile çok sevdiği söyleniyor. Öyle değil mi?
TÜRKLER: Evet.
KÜRŞAD: Ben biraz daha ileri giderek, İmparator'un Yulu Han'la Hiyungyu'da, kendi kızında, güzel bir çift gördüğünü söyleyeceğim.
1'İNCİ TÜRK: Pekala?..
KÜRŞAD: Biz İmparator'dan daha çabuk davransak nasıl olur acaba? İmparator'un ne budala olduğu malum, elinden bir iş geleceği yok.
1'İNCİ TÜRK: Anlamıyorum!
KÜRŞAD: Gayet basit: Türkistan'a Yulu Han'la beraber Hiyungyu'yu da götürürüz. Hakanımıza bir zevce lazım değil mi? Hem bu eski bir adettir: Çin prensesi almak... Gerçi İmparator kendisinin bulunamayacağı bir düğüne biraz kızacak, kızacak ama...
1'İNCİ TÜRK: Ama?..
KÜRŞAD: Ne kadar kızsa... sevgili kızı Hiyungyu ile ondan daha sevgili Yulu Han'a karşı ordu gönderebileceğini zannediyor musunuz?
TULU: Bakalım kızı razı olacak mı?
KÜRŞAD: Neden olmasın?
TULU: Yulu Han'ı seviyor mu?
KÜRŞAD: Genç kızlar ilk aşklarında pek o kadar titiz değildirler; tesadüfün önlerine ilk çıkardığı adama çabucak minimini kalplerini verirler. Seveceği insanları seçmek ve onlar üzerinde düşünmek, ancak, bu işlerde tecrübeli olduktan sonra başlar. Hiyungyu böyle şeylerden anlamayacak kadar küçüktür. Daha on yedi...
(İçeriye telaşla 1'İNCİ HİZMETKAR girer; TULU'ya, sonra KÜRŞAD'a, sonra diğerlerine koşar.)
### DÖRDÜNCÜ MECLİS
Evvelkiler, 1'İNCİ HİZMETKAR, sonra HİYUNGYU
1'İNCİ HİZMETKAR: Tulu Bey... Kürşad Han...
TULU: Ne oluyor?
KÜRŞAD: Birisi mi geldi?
1'İNCİ HİZMETKAR: (KÜRŞAD'a) Evet... Evet, birisi... Sizi muhakkak görmek istiyor... Yüzü kapalı...Çok acele ediyor. (Umumi telaş, TULU öteye beriye koşar.)
KÜRŞAD: Benim burada olduğumu nasıl biliyorlar?.. Git burada kimse yok, de... Koş...
(Bu sırada siyah örtü içinde, yüzü kapalı olarak HİYUNGYU girer, yüzünü açarak KÜRŞAD'a doğru koşar.)
KÜRŞAD: Hiyungyu!
1'İNCİ TÜRK: (TULU'ya) İmparator'un kızı...
TULU: Bu vakitte... Burada... İmparator'un kızı?
KÜRŞAD: Hiyungyu!..
HİYUNGYU: Çabuk... Çabuk... Bunu kaçırın... (TULU'yu gösterir.) Bir şey sormayın, kaçırın... Geliyorlar... (KÜRŞAD'a) Bu buradayken gelirlerse siz mahvoldunuz... Ven-Çing geliyor, Başvekilin kendisi... Maksadı yalnız sizi mahvetmek... Haydi, kaçırın bunu... Burada olduğunu duymuş, sizi de buraya girerken görmüşler; sizi mahvetmek istiyor... Sarayın bahçesinde maiyetine emirler verirken duydum... Nasıl koşarak geldiğimi bilseniz... (Bu esnada TULU karşı taraftaki pencereden atlıyarak kaybolur.)
KÜRŞAD: Fakat Hiyungyu... Ne münasebet... Sen...
Ne işin var burada?.. Sen niçin geldin?..
HİYUNGYU: Maksatları yalnız sizdiniz. Sizi tuzağa düşüreceklerdi. Sizi bu gençle bir arada görseler, düşünsenize ne olurdu? (Dışarda gürültüler olur.) İşte geliyorlar.
KÜRŞAD: Fakat Hiyungyu... Bu nasıl iş, Hiyungyu seni anlayamıyorum... Ne yapacağız?.. Senin burada bulunuşunu nasıl anlatacağız?
(Ven-Çing kapıda görünür.)
### BEŞİNCİ MECLİS
Evvelkiler, VEN-ÇİNG
VEN-ÇİNG: (Geriye) Bütün evi arayınız! (Odaya) Tulu nerede? Size soruyorum!.. (KÜRŞAD'ı yeni görüyormuş gibi yaparak) Ah, siz burada mısınız? (Hafifçe eğilir.)
KÜRŞAD: Siz de hazin ölümüyle hepimizi müteessir eder Bilge'ye son hürmette bulunmaya mı geldiniz?
VEN-ÇİNG: Evet... Şey... Öldüğünü duymuştum... Oğlunu demin buraya girerken görmüşler... Çin kanunları nazarında asi olan firari oğlunu. (Etrafa bakınarak) Demek yanılmışlar... (HİYUNGYU'nun farkına vararak) Ah... Ah... Prenses... Prenses Hiyungyu... (Derin bir eğilir, doğrulur, birkaç defa daha eğilir, şaşkın, orada bulunanların yüzüne bakar. Sonra kendini toplamaya çalışarak KÜRŞAD'a) Acaba Prenses Hazretlerinin... bu vakitte... burda... ne gibi bir münasebetle bulunduğunu sorarsam hata mı etmiş olurum?
(Türkler bu esnada yavaşça ve KÜRŞAD'a işaret ederek kaybolmuşlardır. KÜRŞAD, VEN-ÇİNG'e doğru bir adım atar, fakat HİYUNGYU gözleriyle ve yüzüyle yalvarır gibi işaretler eder ve sakin olmasını rica eder. KÜRŞAD biraz düşünür, sakin olmaya karar veren bir tavır alır.)
KÜRŞAD: Acaba Prenses Hazretlerinin ne gibi bir münasebetle burada bulunduğunu sormasanız hata mı etmiş olurdunuz?
VEN-ÇİNG: (Bir müddet anlamayarak bakar, sonra biraz hayretle, kaşlarını kaldırıp başını biraz bükerek) Ya!.. (Bu -ya- kelimesini uzatır. Bu esnada HİYUNGYU gene KÜRŞAD'a işaret ederek ve ona bakarak yavaşça kapıda kaybolur. KÜRŞAD ve VEN-ÇİNG bir müddet sessizce birbirlerini ölçerler, nihayet VEN-ÇİNG kısa bir -ya- der, hafifçe eğilir ve çıkar. KÜRŞAD bir müddet daha kalır. Düşünür. Sonra karar vermiş gibi başını sallar, kapıya doğru yürür.)
TABLONUN SONU
BİRİNCİ PERDE
### BİRİNCİ PERDE
Çin İmparatoru'nun sarayının bahçesi. Çiçekler, tarhlar ve ağaçlar. Sağda çiçekler ve yeşillikle örtülü kanepe kılıklı bir sedir. Arkada ve biraz solda sarayın bir kısmı görünür.
### BİRİNCİ MECLİS
Bir BAHÇIVAN, FİLOZOF SİYAOHİ
(BAHÇIVAN bu perdede ve müteakip perdede daima bahçeyle meşgul olur. Kah çiçekleri sular, kah bir makasla tarhları tanzim eder, kah kaybolur ve tekrar gelir. Etrafın mükalemesiyle ve hareketleriyle pek az alakadar olur ve ara sıra sadece başını kaldırarak bakar... FİLOZOF SİYAOHİ kısa boyludur, söylerken elleriyle hareketler yapar.)
SİYAOHİ: (Perde açıldıktan biraz sonra gelerek) Pıst, baksana!
BAHÇIVAN: (Başını kaldırarak bakar.)
SİYAOHİ: Prenses... Prenses Hiyungyu bu taraflara gelmedi mi?
BAHÇIVAN: (Hayır makamında başını sallar.)
SİYAOHİ: Bana haber yollamıştı ya... Beni bahçede görmek istiyormuş!..
BAHÇIVAN: (Omuzlarını silker ve işine koyulur.)
SİYAOHİ: Ne acayip adam. On sekiz sene beraber felsefe okuduk. Hatta karanlık ve menfi kuvvet olan Yin ile aydınlık ve müspet kuvvet olan Yang arasında muvazeneyi temin eden Chyi, yani merkezi hayat kuvveti değil, bilakis Shang-Ti, yani semadır diye kendine mahsus bir felsefesi de vardı. Fakat çok sevdiği çiçeklerin ilahlar arasındaki bu ali münasebetlere pek kulak asmadıklarını, kendisini dinlemediklerini gördü; bunun üzerine düşündüklerini başkalarına söylemekten de vazgeçti. Hatta zannediyorum ki, düşünmekten de vazgeçti... Hah... Prenses Hiyungyu geliyor. Allah Allah... Ne kadar da dalgın yürüyor... Beni aramaya geldiği halde görmeden geçecek galiba... (İleri ve sola doğru bağırır) Prenses Hiyungyu, Prenses Hiyungyu!.. (Kendi kendine) On yedi yaşında bir kalbin yüklenemeyeceği ağırlıkları yüklenmiş gibi... O kadar yavaş ve ezilmiş yürüyor ki... (HİYUNGYU girer.)
### İKİNCİ MECLİS
HİYUNGYU, SİYAOHİ
SİYAOHİ: Acaba küçük prensesimizi sabahın bu vaktinde tatlı uykusuından uyandıran gürültüyü hangi münasebetsiz yaptı?
HİYUNGYU: (Eliyle kalbini göstererek) Bu, Siyaohi!..
SİYAOHİ: Eyvah!.. Muhakkak korkunç bir rüya gördünüz!..
HİYUNGYU: Hayır, Siyaohi!..
SİYAOHİ: Yastığınız çok alçak mıydı?
HİYUNGYU: O da değil Siyaohi!
SİYAOHİ: Şu halde muhakkak yatarken fazla çay içtiniz!
HİYUNGYU: Hayır Siyaohi, hayır, hiçbirisi değil... (SİYAOHİ'yi kolundan tutar, kendisine doğru çevirir.) İnsa nasıl sever Siyaohi?
SİYAOHİ: Bilmem!..
HİYUNGYU: Sen hiç sevmedin mi?
SİYAOHİ: Mütemadiyen!
HİYUNGYU: Kimi?
SİYAOHİ: Hiç kimseyi!..
HİYUNGYU: (Kızgın) Siyaohi!..
SİYAOHİ: Prenses?..
HİYUNGYU: Benimle eğleniyorsun, ben artık çocuk değilim!
SİYAOHİ: Haşa... Fakat sevmek için muhakkak -birisi- mi lazımdır?
HİYUNGYU: Değil mi?
SİYAOHİ: Ne münasebet?.. Sevgi bizi saadete, zevke götürecek bir vasıtaysa diğer birisine ihtiyaç vardır. Fakat muhabbeti böyle adi bir vasıta değil de, büyük ve temiz bir gaye, hatta hayatımızın sebebi olan bir mevcudiyet diye kabul edersek başka birisinin lüzumu yoktur. İnsan tek başına da sevebilir. Böylece hiç kimseye hasredilmeyen bir aşk bütün kainatı içine alabilir. Halbuki bir şahısta toplanabilen ve teskin edilebilen bir aşkın, düşün, ne kadar kuvvetsiz ve dar olması lazımdır!
HİYUNGYU: Nasıl olur Siyaohi? İnsan asıl birisini sevdiğini anlayınca içinin de kainatı alacak kadar genişlediğini görüyor.
SİYAOHİ: Prensesimizin birisini sevdiği anlaşılıyor.
HİYUNGYU: Hem nasıl Siyaohi...
SİYAOHİ: Mamafih... Aşk siz yaştaki çocuklar arasında pek o kadar da tehlikeli olmayan bir oyundur. Belki biraz da hoş bir oyun... Fakat ciddiye almamak şartıyla!..
HİYUNGYU: Siyaohi, bilmezsin ne haldeyim... Oyun değil bu Siyaohi... Ne kadar imkansız ve neticesiz bir arzunun elinde olduğumu bilsen bana acırsın... Bütün mukavemetlerim faydasız kalıyor. Dağdaki küçük bir derenin nehire doğru koşan suları gibi bütün hislerim ona koşuyorlar. Ben kendimi bu selin önüne geçecek kadar kuvvetli hissetmiyorum. Ve bu derenin suları nasıl ellerinde olmayarak taştan taşa yuvarlanırlarsa, ben de onlar gibi heyecandan sevince, sevinçten kedere, kederden tereddüte yuvarlanıyorum... Bunlar benim zayıf omuzlarımın çekemeyeceği yükler, Siyaohi; bana bir çare, Siyaohi, bana bu delice düşünceleri kafamdan çıkarıp atacak bir çare...
SİYAOHİ: Büyük filozof Lao-Tse der ki: Hastalığını hastalık olarak bilen hasta değildir. Şu halde senin bütün bunlardan kurtulman için hasta olmadığını bilmenden başka bir şey lazım değil; Fakat Lao-tse aynı zamanda... Ah... Hayır... Burada değil... Ven-Çing geliyor... Felsefenin ve ilahi düşüncelerin bana verdiği ağırlığa ve kemale rağmen bu adamın bulunduğu yerde kendimi bir tuzakta zannediyorum. İçimi sebepsiz bir endişe kaplıyor... Bu da etrafına avuç avuç emniyetsizlik saçan adamlardan biri... Ben gidiyorum...
HİYUNGYU: Ben de geliyorum...
(Beraber sağa doğru yürürler. VEN-ÇİNG girer.)
### ÜÇÜNCÜ MECLİS
VEN-ÇİNG, HİYUNGYU
VEN-ÇİNG: (FİLOZOF'la beraber giden HİYUNGYU'ya seslenerek) Prenses Hiyungyu!..
HİYUNGYU: (Durur, FİLOZOF çıkar.)
VEN-ÇİNG: Ne güzel tesadüf Yarabbi... Sizi görmeyi o kadar istiyordum ki...
HİYUNGYU: Bir şey mi söyleyecektiniz?
VEN-ÇİNG: Evet... Fakat insanın söyleyecek hiçbir şeyi olmasa bile gene sizi görmek isteyeceği muhakkaktır.
HİYUNGYU: Her zamankinden daha iltifatkarsınız Ven-Çing.
VEN-ÇİNG: Siz de her zamankinden daha güzelsiniz, Prenses!
HİYUNGYU: Fakat ben bu iltifatlardan hoşlanmadığımı söylersem?
VEN-ÇİNG: Tasavvur edemeyeceğiniz kadar müteessir olurum.
HİYUNGYU: Sahi mi?
VEN-ÇİNG: Prenses, küçük yaşınızdan beri benden sebepsiz bir kaçışınız, bana anlayamadığım bir itimatsızlığınız var. Daha beş altı yaşındayken sizi elinizden tutarak bahçede gezdirmek isterdim, fakat siz derhal bağırmaya, tepinmeye başlar, nihayet çırpınarak elimden kurtulurdunuz...
HİYUNGYU: Daha o zamandan mı başlamıştınız?
VEN-ÇİNG: Neye, Prenses?
HİYUNGYU: Hiç; işinizi çok sağlam tutmak istediğiniz anlaşılıyor.
VEN-ÇİNG: Ah Prenses, siz hep böylesiniz... Anlaşılmasına imkan olmayan birtakım laflarla beni her zaman üzmek istersiniz... Ne diyordum... Küçükken sizi kendime bir parça ısındırabilmek için neler yapmazdım... Fakat siz en mahir işçilerin elinden çıkan oyuncakları bile, bir kere bakmaya lüzum görmeden, bir köşeye atardınız... Hele fildişi ve porselenden yapılmış bir Buda mabedi getirmiştim ki, içinde yakılan ışık, pencerelerinden dışarı alaimisema renklerine ayrılarak intişar ediyordu ve Buda'nın gözleri halis opal taşındandı. Fakat getirdiğimin ertesi günü bir kölenin çocuğunda, bir hafta sonra da parçalarını bahçede gördüm... Bununla beraber hiç ümidimi kesmedim. Sebepsiz yere benden ürken minimini kalbinizi kazanmak için nelere başvurmadım Yarabbi?.. Hatta sihirbaz kadınlara bile müracaat ettiğimi söylersem ihtimal şaşarsınız... Fakat ne bunlar, ne de güzel kulağınıza eğilerek söylediğim tatlı sözler sizi bana birazcık olsun alıştıramadı... Bakın, güzelliğinin rivayeti yüzlerce milyon ağızda dolaşan bir kız oldunuz, hala benden kaçıyorsunuz...
HİYUNGYU: Şimdi hatırlıyorum... Küçükken beni ne kadar sıkardınız Ven-Çing... Sarayda daima sizin beni gelip bulamayacağınız bir köşe aradım... Fakat siz en saklı bucakları bile keşfeder, beni, sıkıcı ve yaşıma uymayan iltifatlarınızla, yığın yığın hediyelerinizle adeta boğardınız. Size, o zaman ne kadar kızardım bilseniz!.. Hele sözleriniz... Nefesiniz solucan gibi ensemi, saçlarımı dolaşır, kelimeleriniz içime diken gibi batardı. Bilhassa sesinize verdiğiniz o yumuşaklığa, tatlılığa hiç tahammül edemezdim. Çünkü sizi kölelere bağırırken, hizmetkarlara emirler verirken de duymuştum... Anlamaz görünürler ama, çocuklar böyle şeyleri, ihtimal kendileri de pek farkına varmadan, o kadar derinden sezerler ki... Sizin yanınızda sıkılır, avaz avaz bağırmak ister, nihayet çırpınarak kucağınızdan kurtulur ve kaçardım... Ah Ven-Çing, bunları hatırladıkça size adeta yeniden kızıyorum.
VEN-ÇİNG: Prenses, bu eski şeyleri tekrar etmekle ne kadar büyük bir hata işlediğimi şimdi anlıyorum.
HİYUNGYU: Değil mi, Ven-Çing?.. Yanlış bir tabiye kurdunuz; bu, ihtimal muvaffakiyetinizi biraz geri bırakacak...
VEN-ÇİNG: Anlamıyorum Prenses...
HİYUNGYU: (Kendi kendine) Bir insan nasıl bu kadar riyakar olabilir Yarabbi? (VEN-ÇİNG'e) Ven-Çing!.
VEN-ÇİNG: Efendimiz?..
HİYUNGYU: Sen niçin bu kadar fenasın Ven-Çing?
VEN-ÇİNG: (Hayretle) Ne gibi Prenses Hiyungyu?..
HİYUNGYU: Bilmem... Fakat...
VEN-ÇİNG: Siz hala çocuksunuz Prenses...
HİYUNGYU: Değilim Ven-Çing... Değilim... Fakat...
VEN-ÇİNG: Fakat... Prenses Hiyungyu?..
HİYUNGYU: Çocuk değilim... Fakat... nasıl söyleyeyim bilmem ki... Bir insanın bu kadar sefil bir planı uzun seneler, şeytanca bir sabırla nasıl tatbik edebildiğini hala zihnim almıyor...
VEN-ÇİNG: Prenses bugün benimle muamma konuşmaya niyet etmişler galiba, kendilerini anlayamıyorum.
HİYUNGYU: Çok iyi anlıyorsunuz Ven-Çing... (Gülerek) Ven-Çing!
VEN-ÇİNG: Efendimiz.
HİYUNGYU: (Aynı şekilde gülerek) Benim bir ablam olsaydı beni böyle sevmezdiniz değil mi?.. Buna lüzum görmezdiniz...
VEN-ÇİNG: Ne münasebet Prenses?..
HİYUNGYU: Ne münasebet mi?.. O zaman babamın varisi o olurdu da ondan... O zaman Çin İmparatorluğu -bana- değil, -ona- kalırdı...
VEN-ÇİNG: Çok insafsızsınız, Prenses.
HİYUNGYU: İhtimal çok akılsız olmadığım için Ven-Çing...
VEN-ÇİNG: (Bir hareket yaparak) Haksızsınız Hiyungyu... Neyse... Ben sizi, birkaç şey söylemek için alıkoymuştum...
HİYUNGYU: Fakat söylemeye vakit bulamadınız.
VEN-ÇİNG: Söyleyeceğim şeyler çok mühimdir.
HİYUNGYU: (Sedire oturur.) Sizi dinliyorum.
VEN-ÇİNG: (Yanına oturarak) Bu, Çin İmparatorluğu'nun selameti meselesidir.
HİYUNGYU: (Gülerek) Tamamen kulak kesildim.
VEN-ÇİNG: Siz dün akşam, gidişinizin sebebini bir türlü bulamadığım bir yerdeydiniz...
HİYUNGYU: (Ciddileşerek ve ayağa kalkarak) Ne demek istiyorsunuz?
VEN-ÇİNG: İmparatorumuzun hiç de yerinde olmayan merhamet ve şefkatlerinden layık olmadıkları halde istifade ederek memleketimizde yaşamak imkanı bulan bu barbarlar, Türkler, son zamanlarda mevkilerini unutarak kımıldamak istiyorlar. Ben adamlarım vasıtasıyla her hareketlerini takip ettirmekteyim; ve yakında hepsini birden ezmek imkanlarını bulacağım... Fakat bu münasebetsiz vukuata sizin de isminizin karışması hiç iyi olmayacak...
HİYUNGYU: Neler söylüyorsunuz Ven-Çing?
VEN-ÇİNG: Düşününüz... Bilhassa babanız mukaddes İmparator bunu duyarsa ne olur? Ve maazallah halk duyarsa... Saraydan çıkmasına katiyen imkan olmayan ve buna zaten adetlerimiz de müsait olmayan bir genç kız saraydan gizlice çıkıyor... Hem de ne zaman?.. Gece!.. Hem de nereye?.. Bir asinin evine!.. Mukaddes İmparatorluğa karşı bir isyan hareketinin hazırlandığı haber verilen bir eve... Düşünün... Bu duyulursa babanıza karşı vaziyetiniz ne olur!..
HİYUNGYU: Ven-Çing!..
VEN-ÇİNG: Ve babanızın halka karşı vaziyeti ne olur?..
HİYUNGYU: (Yalvararak) Yeter!..
VEN-ÇİNG: Mukaddes İmparatorumuz çok yaşlıdır. Böyle bir darbeye dayanacağını ben zannetmiyorum.
HİYUNGYU: (Yeisle) Bu vakayı sizden başka bilen yok Ven-Çing!..
VEN-ÇİNG: Öyle ama, bilirsiniz ki ben vatanın selametini her şeyden üstün tutarım.
(HİYUNGYU sol kolunu yüzüne götürürerek arkasını döner, sağ eli yanında sallanarak böylece durur; düşünür veya ağlar. Bir müddet sonra VEN-ÇİNG yavaşça HİYUNGYU'nun sağ elini tutar.)
VEN-ÇİNG: Prenses Hiyungyu!..
HİYUNGYU: (Döner, VEN-ÇİNG'e bakar. Gözleri ağlamıştır.) Ne istiyorsunuz?
VEN-ÇİNG: Bu kadar üzülmeye sebep yok. (Elinden çekip yanına oturtarak) Daha her şey bitmiş demek değildir... Sizin böyle ağlamanız insana her şeyi unutturur. (Sokularak) Sizi ağlatmamak, sizi üzmemek için insan her şeyi yapabilir. (HİYUNGYU'nun öteki elini de tutar.) Hatta hiyanet bile edebilir... (HİYUNGYU geri çekilir ve ellerini kurtarmak ister, VEN-ÇİNG sokulur.) Bu işin ufacık bir gürültü bile yapmadan kapanması benim elimdedir... Zaten Hiyungyu, biliyorsun ki, bu sarayda hemen hemen her şey benim elimdedir... Sen budala bir kız değilsin, Hiyungyu. İktidar ve zekayı daha fazla inkar etmek senden beklenmezdi. (HİYUNGYU'yu omuzlarından tutar, o müdafaa eder. Bahçenin diğer ucunda KÜRŞAD görünür.) Bütün vahşiliğine rağmen bir gün bana geleceğini biliyordum. Zaten senin gibi akıllı bir kıza yakışan da buydu... Bunları bırakalım, maziyi bütün münasebetsizlikleriyle beraber unutacağız... Yalnız gel sen, gel... (Öpmek ister, HİYUNGYU mukavemet eder; kanepeye arkası üstü yıkılır. VEN-ÇİNG üzerine eğilir. HİYUNGYU çırpınır ve tokatlar, fakat VEN-ÇİNG sağ eliyle kızın iki kolunu da sımsıkı tutar, sol koluyla başını kaldırarak öpmek ister. HİYUNGYU çırpınır ve bağırır.)
HİYUNGYU: (Bağırarak) Bırak... Bırak beni... Kürşad...
### DÖRDÜNCÜ MECLİS
Evvelkiler, KÜRŞAD
KÜRŞAD gelir, VEN-ÇİNG'i ensesinden tutar ve fırlatır. VEN-ÇİNG yere yuvarlanır, fakat derhal kalkar ve kılıcına davranır.
VEN-ÇİNG: (Hücum ederek) Koru kendini, kölelerin kabadayısı...
KÜRŞAD: (Kılıcını çekerek) Ve namuslusu... Bu, herhalde çocuk namuslarına saldıran haydut bir efendi olmaktan iyidir. Ne dersin?..
VEN-ÇİNG: (Dövüşerek) Seni geberttikten sonra bu kılıcı haddini bilmeyenlere ibret olsun diye bütün Çin mahallelerinde ve Türk mahallelerinde dolaştıracağım...
KÜRŞAD: (Dövüşerek) Ben halbuki bir alçak kanına bulaşan bu kılıcı kırıp bir köşeye atacağım.
VEN-ÇİNG: Sakın kendini!..
KÜRŞAD: Hangimiz?..
VEN-ÇİNG: Ah... (Kılıç elinden düşer, sol eliyle sağ kolunu tutarak uzaklaşır.)
### BEŞİNCİ MECLİS
HİYUNGYU, KÜRŞAD
KÜRŞAD: (Kılıcını yerine kor. HİYUNGYU'ya gider. Onu kaldırır, kucağına alır, kanepeye oturur.) Hiyungyu... Kızım... Korktun mu? Kalbin ne kadar hızlı atıyor... Bu kadarcık bir çocuğa bu kadar hayasızca taarruz edebilmek için insan göğsünde bir yığın çamurdan başka bir şey taşımamalı... Bir çiçeğin ince yapraklarını parmaklarının arasında ezmek istiyormuş gibi uzanan eli kılıcıma rast geldi. İhtimal bu ona bir müddet için ders olur... Güzelliğe hücum edenler içlerinde ve dışlarında güzelliğin en ufak bir eserini bile taşımayanlar ve güzel bir şey yapmaya asla muktedir olmayanlardır. Onlar böylece kendi mahrumiyetlerinin intikamını aldıklarını zannederler. (HİYUNGYU'nun yüzünü kendine çevirerek) Bu kadar güzel, bu kadar temiz bir mahluku insan nasıl incitmek isteyebilir Yarabbi? Hiyungyu... Sen, sana bakanlara yaşamak, namütenahi yaşamak arzusu veren bir çiçeksin; bu çiçeği soldurmak kendi hayatına kastetmek değil midir?.. Hayatın tahammül edilmez meşakkatleri yüzünden kafaları ölüm düşüncesiyle dolanlar sana bir kere baksalar bu düşüncelerin acayip bir rüzgar tarafından sürükleniyormuş gibi kaybolduğunu ve içlerinin tatlı bir teselli ve ümitle dolduğunu görürler. Ağlayanların dudaklarını neşeli bir tebessümle kıvırmak için senin güzel sesinin duyulması kafidir. Sen Hiyungyu, sen delileri akıllı... (Gülerek) akıllıları da deli edebilirsin... Ne o, gözlerini kapadın, hala fena mısın?
HİYUNGYU: Hayır, Kürşad, sizi dinliyorum... Ne kadar güzel söylüyorsunuz... Bana şimdiye kadar hiç kimse böyle şeyler söylemedi, fakat şimdi siz söylerken hepsini evvelden biliyormuşum gibi oldum. Sesiniz, bana o kadar yakın... ve ... o kadar emniyet verici ki... Bu sarayda insan emniyetten başka her şey bulabilir... Yalnız o yoktur... İnsanın etrafı kendisinden bir şey bekleyenler veya kendisine hiç sebepsiz fenalık etmek isteyenlerle doludur... Ve böyle bir yerde insan kendisine korkmadan koşabileceği birisini o kadar arıyor ki...
KÜRŞAD: Vah kızım, vah... Bu kadar müdafaasız bir çocuğa.
HİYUNGYU: Bana çocuk demeyin... Kızım da demeyin... Hiyungyu deyin... O meseleden de artık bahsetmeyelim. Ben, hatta Ven-Çing'e şimdi bir teşekkür borçluyum.
KÜRŞAD: Ne?..
HİYUNGYU: (KÜRŞAD'a gittikçe sokularak) Bana size minnettar olmak imkanını verdiği için... Kürşad, biliyor musunuz, sizin tarafınızdan kurtarılmak saadeti için, yalnız bunun için en müthiş tehlikelere bile gözümü kırpmadan atılmaya hazırım... Tasavvur edemezsiniz, sizin himayeniz altında olduğumu, bir sıkıntıya düşersem beni koruyacağınızı düşünmek beni nasıl sarhoş ediyor. (Daha sokularak) Böyle kollarınızın arasında kendimi her tehlikeden, her dertten, her üzüntülü düşünceden uzak hissediyorum... Adeta bu dünyada değilmiş gibiyim... Sanki ilahlar beni yalnız bugün için yaratmışlar; sanki ben çocukluğumdan beri yalnız bugünü beklemişim, bugünün hasretini çekmişim... Şimdi artık vaktin hiç geçmemesini, durmasını istiyorum. İstiyorum ki, her şey bu dakikada bitsin ve bundan sonra hiçbir şey devam etmesin; çünkü geçen her dakika bu anları benden biraz daha uzaklaştıracak. (Ellerini KÜRŞAD'ın boynuna sarar, KÜRŞAD onun ağır ağır saçlarını okşar.) Ben zavallılığımı, yalnızlığımı gittikçe daha çok hissetmeye başlayacağım... Sonra... ben artık sizden uzakta nasıl yaşarım?.. Sesinizin bana verdiği kuvvet kollarınızın arasından çıkar çıkmaz kaybolacak zannediyorum... Oh Kürşad, beni bırakmayın, beni yalnız bırakmayın!..
KÜRŞAD: Sen üzülme çocuğum... Ben seni...
HİYUNGYU: Hani bana çocuğum demeyecektiniz?..
KÜRŞAD: Sen üzülme Hiyungyu... Seni yalnız bırakmama imkan var mı artık... Ne zaman bana ihtiyacın olursa bil ki o anda ben de sana muhtacım ve seni bekliyorum.
HİYUNGYU: Değil mi Kürşad, hiç üzülmeyeyim, hiç korkmayayım değil mi?.. Sizi her zaman yanımda bulacağım değil mi?.. Ben ne kadar korkmuştum...
KÜRŞAD: Zaten insan en tatlı, en bahtiyar anlarını bile ilerde geleceğini tasavvur ettiği felaketli ve karanlık günleri düşünerek karartmaktan kendini alamaz, ilahlar lekesiz ve tam bir saadeti insanlara vermek istememişlerdir.
HİYUNGYU: (Sokulur ve daha sıkı sarılır.) Değil Kürşad! İlahlar insanlara layık olduklarından çok daha fazla saadet veriyorlar... Bakın, ben belki kendimi bildiğim günden beri kalbimin size ait olduğunu da biliyordum. Bu sarayda siz hiç kimseye benzemiyordunuz ve ben yalnız, ama yalnız sizi seviyordum. İçimde bin bir türlü arzunun tepindiğini hissediyor, fakat bunların ne olduğunu fark edemiyordum... Bütün hayatını bir şey istemekle geçirmek fakat istediği şeyin ne olduğunu kendisi de bilmemek ne kadar tahammül edilmez şey bilseniz... Sonra bir gün kendimi sizin kollarınız arasında bulunca ne istediğimi anlıyorum. (Başını KÜRŞAD'ın yüzüne yaklaştırır.) Bilseniz ölmek bana şimdi ne kadar kolay gelecek... Yalnız beni daha çok sıkın... Kürşad, çok çok sıkın! (Sımsıkı sarılır, KÜRŞAD'ı dudaklarından öper. Öteki mukavemet etmez. Bir müddet böyle kalırlar. Sonra KÜRŞAD yavaşça doğrulur. HİYUNGYU da kalkar, başı öne eğilmiş durur. KÜRŞAD onu omuzlarından tutar.)
KÜRŞAD: Bana bak Hiyungyu!..
HİYUNGYU: (Başını kaldırır.)
KÜRŞAD: Sen artık çocuk değilsin Hiyungyu... (Çenesinden tutarak) Bana bak... Sen çocuk değilsin artık, anlıyor musun?
HİYUNGYU: (Hafif ve titrek bir sesle) Kürşad!
KÜRŞAD: Ve çocukluk yapmamalısın artık...
HİYUNGYU: Ben sizi seviyorum Kürşad!..
KÜRŞAD: Ve böyle laflar da söylememelisin Hiyungyu... Böyle şeylerden bir daha hiç bahsetmemelisin... Ben senin çok yaşlı bir ağabeyinim Hiyungyu... Senin her derdinin yarısını kendi kalbimde hissederim. Fakat...
HİYUNGYU: Sizi seviyorum Kürşad!
KÜRŞAD: Hiyungyu!.. Kalbine susmasını emret...
HİYUNGYU : Ah Kürşad, dinlemez ki!..
KÜRŞAD: Eğer ilahlar dimağların sözüne bu kadar az itaat edebileceğini bilselerdi onu vücutlarımızın en yüksek yerine koymaktan vazgeçerlerdi...
HİYUNGYU: Fakat sen de Kürşad... Sen de...
KÜRŞAD: Yeter... Ne söyleyeceğini biliyorum... Belki Hiyungyu... Belki... Fakat bizi arzularımızdan başka kuvvetlerin idare ettiğini de kabul edelim. İlahlar bunu istemiyorlar... Biz ne kadar istesek faydasız... Allahaısmarladık Hiyungyu!.. (Yürür. Dört beş adım gittikten sonra durur ve geriye döner. Hareketsiz duran HİYUNGYU onun geri döndüğünü görünce kollarını uzatır ve ona doğru koşmak ister. Fakat KÜRŞAD tekrar dönerek ağır ağır yürür. HİYUNGYU kolları ileri uzanmış olarak durur ve KÜRŞAD bahçenin ucunda kaybolunca, oraya, çimenlerin üstüne yıkılır.)
(BİRİNCİ PERDENİN SONU)
İKİNCİ PERDE
### İKİNCİ PERDE
Sahne birinci perdedekinin aynı.
### BİRİNCİ MECLİS
KÜRŞAD (Yalnız)
KÜRŞAD: (ÇiçekIerin arasından gelir.) Gayet doğru düşünüyorum, eminim; hatalı hareket etmiyorum, eminim; vazifemi yapıyorum, eminim; fakat gene rahat değilim. Bu yaptığım ve yapacağım işler, bütün azametlerine rağmen, seven bir kalbi yaraladığımı bana unutturamıyorlar. Milyonlarca insanın sevinç kahkahaları bile Hiyungyu'nun hıçkırıklarının aksini kulaklarımdan alıp götüremeyecek ve ben çok iyi biliyorum ki muvaffakiyetlerimin çehresi onun sararmış yüzünü görünce buruşacak ve neşesini kaybedecek. Bu niçin böyle?.. Eğer yapmak istediğim şeylerle buna mukabil feda ettiğim şey bir terazinin gözlerine konursa evvelkilerin çok ağır basması lazım. Çünkü bir tarafta milyonlarca insanın hayatı, hürriyeti, saadeti; diğer tarafta ise yalnız genç bir kızın küçücük kalbi var. Halbuki bu taraf daha ağır basıyor... Şu halde terazinin bu kefesinde yalnız bir genç kızın feda edilen kalbi değil, benim görmediğim yahut görmek istemediğim bazı şeylerin de bulunması lazım. Bunlar ne olabilir?.. Hiyungyu'yu seviyorum... Ve bu alışverişte asıl feda ettiğim şey onun kalbi değil, benim kendi aşkım... İşte bunun için bu fedakarlık bana bu kadar ağır geliyor... Evet... Ben aşığım... Hem adamakıllı... Aşk muhakkak ki bir hastalık... Aşık olduğumuzu ilk zamanlarda kendimizden bile saklamak istememiz zaten bunun bir hastalık olduğunu gösteriyor... Biz mütemadiyen: Değilim, değilim!.. diyoruz. Ve onu ancak, kolumuzu kımıldatamayacak kadar bize hakim olduğu zaman kabul ediyoruz. Lakin hasta bir adamın artık başka işlere kalkışması gülünç değil mi?.. Kendi kalbini bir aşkın elinden kurtaramayan adam nasıl milyonlarca insanı kurtarmaya kalkar? Minimini bir kızın elinde oyuncak olduğunu hisseden adam devletlere karşı koyacak, milletlere hayat ve hürriyet verecek ha? Bundan daha saçma şey olur mu?.. Hadi be Kürşad, vazgeç böyle şeylerden. Kendi aczini ve kudretsizliğini gör, korkaklığını, zavallılığını anla ve yoluna git... Budala... Senin gibi göğsünde bu kadar küçük ve çürümüş bir kalp taşıyanların bu kadar ağır işlere girişmesi... Olur küstahlık değil... Çin sarayının Çinlilerden daha itaatli uşağı, bu saray sende hiçbir şey bırakmamış... Haydi... esirleri daha kuvvetli, daha temiz olanlar kurtarsın... Sen onların hakaret ve kin tükürüklerini yüzünden sil ve Hiyungyu'na koş, Hiyungyu'na... (Bağırır.) Hiyungyu... Hiyungyu...
(HİYUNGYU bahçede görünür.)
### İKİNCİ MECLİS
KÜRŞAD, HİYUNGYU
HİYUNGYU: Beni mi çağırdınız Kürşad?
KÜRŞAD: (Kanepeye oturur.) Seni çağırdım. Gel buraya Hiyungyu... Hastayım ben... (Başını tutarak) Ooof... Öyle hastayım ki ben... Hiyungyu... Koy ellerini başıma... (HİYUNGYU ellerini KÜRŞAD'ın alnına kor.) Hah şöyle... (Bir müddet sükut, sonra KÜRŞAD silkinir, ayağa kalkar, bütün hareketleri deruni bir mücadeleyi ve tereddüdü ifade eder. Eğilir, HİYUNGYU'nun iki yanağından tutarak) Ne yapmalı Hiyungyu... Sen çocuksun daha, ne bileceksin değil mi? (Eliyle başını ve alnını döverek) Bilsen Hiyungyu bunun içinde neler oluyor!.. Oooof... Hastayım ben... (Bahçede birkaç kere dolaşır, HİYUNGYU'nun önünde durur, ona bakar ve onu omuzlarından tutarak ayağa kaldırır.) Hiyungyu, bana yalnız sen yardım edebilirsin!...
HİYUNGYU: Ne yapmamı istiyorsunuz Kürşad?
KÜRŞAD: Kasırgadan sonra çıkan hafif ve serin bir rüzgar çölün baygın yolcularına ne yaparsa; aylarca süren kuraklıktan sonra gelen bir yağmur kurumaya yüz tutan ekinlere ne yaparsa sen de bana onu yap: Bana yaşamak kudretini, yaşamak cesaretini, yaşamak imkanını ver...
HİYUNGYU: Ben aynı şeyleri sizden alıyorum Kürşad, size yardıma kalkmam ayın güneşi aydınlatmak istemesine benzemez mi?
KÜRŞAD: (HİYUNGYU'yu tekrar omuzlarından tutarak) Hiyungyu; ben başkalarına taze hayat ve taze kuvvet vermeye kalkarken bunlara herkesten çok kendimin muhtaç olduğumu unutmuştum. Benim artık epeyce yaşlanan damarlarımda sakin ve hiçbir şey yapmaya iktidarı olmayan bir kan dolaşıyor. Başkalarının bana lüzumu yok, Hiyungyu; fakat ben yaşamak istiyorum... Yaşamak için de sana muhtacım. (HİYUNGYU'yu omuzlarından havaya kaldırır.) Hiyungyu; sana ne kadar ihtiyacım olduğunu bilmezsin! (Tam öpmek üzereyken bahçede, sağ tarafta gözlerini kendisine dikerek hareketsiz duran 1'İNCİ TÜRK'ü görür. Şaşkın, HİYUNGYU'yu yere bırakır, gülmeye çalışarak) Sen ne kadar hafifsin Hiyungyu!.. Adeta tüy gibi... Ya, benim minimini Hiyungyum, sen adeta benim kızım yerindesin... Gördün mü seni nasıl kolayca havaya kaldırıverdim... Daha çocuksun sen... Ha, demin ne diyordum... Sana ihtiyacım var diyordum değil mi? Evet... Sana çok ihtiyacım var... (Ciddileşerek ve sesi ağırlaşarak) Hiyungyu, eğer beni hakikaten seviyorsan, beni bir parça olsun seviyorsan aramızda olan herşeyi unut; eğer benim için muhakkak bir şey yapmak, bir fedakarlıkta bulunmak istiyorsan dinle: Bu yakınlarda bu sarayda birtakım fevkalade vakalar olacak, bunların sana da taalluk eden tarafları vardır. Sen benim tarafımdan yaptırıldığını bildiğin veya tahmin ettiğin hiçbir hadiseye itiraz etme... Tamamen tabi ol... O zaman beni çok sevindireceksin... Başka her düşünceyi, her arzuyu kalbinden çıkar. Artık birbirimizden saklamaya lüzum yok Hiyungyu: Seni kaybetmek benim için de çok azaplı olacak; fakat biz bunda nefsini feda etmenin zevklerini bulmaya çalışalım. Ben biraz evvelki zaaflarımdan şimdi utanıyorum. Bundan sonra utanılacak bir şey yapmamaya dikkat edelim... Hadi sen de git... Ve düşünme... Yalnız tabi ol... Hadi bakalım. (Yanaklarından öper, HİYUNGYU gider, 1'İNCİ TÜRK gelir.)
### ÜÇÜNCÜ MECLİS
KÜRŞAD, 1'İNCİ TÜRK
1'İNCİ TÜRK: Her şey hazır!
KÜRŞAD: Her şey hazır.
1'İNCİ TÜRK: Yalnız...
KÜRŞAD: Yalnız?..
1'İNCİ TÜRK: Sende ilk günlerin hararetini görmüyorum Kürşad. Sende büyük işlere karar verenlere mahsus bir katilikten ziyade ne yapacağını bilmeyenlere mahsus bir tereddüt var. Gerçi senin kollarını bağlayan şey korku olamaz, fakat başka ne olabilir Kürşad?
KÜRŞAD: Korku mu?.. Dostum, korku öyle bir bağdır ki, bazan bir felç gibi gelerek insanın her adalesini en ufak bir hareketten menedebilir. Fakat herhangi fevkalade bir vaka, bir heyecan, hatta bir arzu gevşemez zannedilen bu bağları derhal koparmaya kifayet eder. En ümit edilmedik zamanlarda cılız ve korkak kedilerin yırtıcı birer aslan oldukları çok görülmüştür. Yeter ki bizim kollarımızı bağlayan daha başka şeyler olmasın.
1'İNCİ TÜRK: Bu başka şeyler ne olabilir?
KÜRŞAD: Hiç... Ben size lazım olan şeylerimi veriyorum. Fazlasını istemeyiniz ve benim bir parçamı da kendime bırakınız. Size dimağımı, vücudumu ve kılıcımı veriyorum, bu kadarı yeter mi?..
1'İNCİ TÜRK: Yeter!..
KÜRŞAD: Fakat kalbim...
1'İNCİ TÜRK: Onun bize lüzumu yok...
KÜRŞAD: Kalbim bir başkasıyla beraberdir.
1'İNCİ TÜRK: Bir başkasıyla beraber olan kalbini burada bırak ve bize onsuz iltihak et... Bir kaya gibi...
KÜRŞAD: (Başını eğerek yavaş yavaş) Bir kaya... gibi... (Sükut)
1'İNCİ TÜRK: (Bir müddet sonra) Kürşad, üç yüz silahlı, istediğin şekilde hazırlanmıştır; vereceğin talimatı bekliyorlar. O kadar sabırsızlanıyorlar ki insan bunların damarlarındaki kanın bir ateş olduğunu ve bu delikanlıların biraz serinlemek için muhakkak damarlarını boşaltmak istediklerini zannediyor.
KÜRŞAD: Bu akşam...
1'İNCİ TÜRK: Bu akşam mı?..
KÜRŞAD: Bu akşam istedikleri gibi serinleyecekler ve hatta...
1'İNCİ TÜRK: Hatta?..
KÜRŞAD: Hatta belki de soğuyacaklar... (Sükut) Hepsi de çok genç değil mi?..
1'İNCİ TÜRK: İçlerinde gözlerini bu hayata anavatanda açmış bir kişi bile yoktur...
KÜRŞAD: Bunların anaları da var değil mi? Çok sevdikleri anaları... Sonra... hayatı da kim bilir ne kadar seviyorlardır.
1'İNCİ TÜRK: Kürşad, ölüme gidenlerin anaları ve hayata olan muhabbetleri değil, iman ve cesaretleri sorulur...
KÜRŞAD: Pekala... Kendilerine, yapacakları işe dair hiçbir şey söylemediniz mi?..
1'İNCİ TÜRK: Bunu sizden başka kimse bilmiyor... Hatta ben bile. Büyük bir kıskançlıkla herkesten sakladığınız planınızı bugün söyleyeceksiniz. İki milyona yakın insanın hayatı ve hürriyeti sizin şimdi söyleyeceğiniz sözlere bağlıdır. Tabii bunun farkındasınız.
KÜRŞAD: Tabii... Ve bunun ne kadar dehşetli bir şey olduğunun da farkındayım.
1'İNCİ TÜRK: Sizi dinliyorum.
KÜRŞAD: Dinleyiniz öyleyse: Bilirsiniz ki İmparator geceleri gizlice saraydan çıkar ve Si-Gan-Fu şehrinin sokaklarını dolaşır.
1'İNCİ TÜRK: Evet, bu halk arasında da söyleniyor.
KÜRŞAD: İmparator her gece yanına maiyetinden beş on kişi alarak ve kıyafetini değiştirerek alelade bir mandarin gibi sokaklarda dolaşır. Çok sevdiği ecdadından birinin böyle yaptığını bir müverrih kendisine söylediği için İmparator bu itiyadına pek sadıktır. Yalnız, o, beş on kişiyle gidiyor ve dolaşıyorum zannederken saray muhafızlarının büyük bir kısmı uzak bir mesafeden onu takip etmekte, gideceği yerlerde daha evvelden tertibat almaktadır...
1'İNCİ TÜRK: Peki...
KÜRŞAD: Saray muhafızlarının büyük bir kısmının onun arkasından gitmesi, sarayda küçük bir kısmının kalması demek olduğu da meydandadır!
1'İNCİ TÜRK: Evet...
KÜRŞAD: Anlamadınız mı? Bu gece saray tenhalaşıp muhafaza azalınca bizim üç yüz silahlımızın dörtte biri derhal hücuma geçerek genç prensimiz Yulu Han'ı buradan alıp kaçıracak.
1'İNCİ TÜRK: Prenses Hiyungyu ile beraber... değil mi?
KÜRŞAD: (Uzun uzun ve dalgın, manasız gözlerle baktıktan sonra yavaşça) Evet, Prenses Hiyungyu'yu da kaçıracaklar.
1'İNCİ TÜRK: Kararımız öyleydi değil mi?
KÜRŞAD: Evet, kararımız öyleydi.
1'İNCİ TÜRK: Ve bunu bilhassa sen istiyorsun!..
KÜRŞAD: Ben mi istiyorum?.. Hayır... Ha... Evet... Bunu bilhassa ben istiyorum.
1'İNCİ TÜRK: Üç yüz atlı Yulu Han'la Prenses'i aldıktan sonra hiçbir yerde durmadan vatana dönecekler ve orada, hakansız kalan milletin başına geçerek buradaki kardeşlerini kurtarmaya gelecekler.
KÜRŞAD: (Gene dalgın) Evet... Öyle yapacaklar... Bunlar daha sonraki işler... Bu akşam... Bu akşam her şey olacak değil mi?
1'İNCİ TÜRK: Bana mı soruyorsunuz?
KÜRŞAD: (Toplanarak) Evet... Bu akşam her şey olacak... İki milyon esir var değil mi?.. Bu iki milyon esir bu geceyi bekliyorlar değil mi? Bu esirlerin her şeyi bu akşama bağlı, değil mi?.. İki milyon ha!.. Bu akşam...
1'İNCİ TÜRK: Emirlerinizi veriniz!..
KÜRŞAD: Bu gece üç yüz silahlı sarayın dışında duracak ve bunların yetmiş beşi iç bahçeye girecekler... Kapıcılar Türktür ve her şeyden haberdar edilecektir... Bu yetmiş beş kişi gözlerini benim saraydaki odama dikecek ve bekleyecekler... İmparator sarayda bulunduğu müddetçe benim odamın ışığı yanacaktır. Odamda ışık söner sönmez saraya hücum edilecek ve Yulu Han'la Hiyungyu odalarından alınacak...
1'İNCİ TÜRK: Evet!..
KÜRŞAD: Bu esnada diğerleri atları üstünde sarayı çevirecekler ve hariçten herhangi bir taarruza meydan vermeyecekler.
1'İNCİ TÜRK: Evet...
KÜRŞAD: Kapının önünde iki kuvvetli süvari bulundurulacak ve bunlar oraya getirilen Prens ve Prenses'i derhal terkilerine alıp dörtnala uzaklaşacaklar.
1'İNCİ TÜRK: Evet...
KÜRŞAD: Yulu Han'la Prenses hiçbir şeyden haberdar olmayacakları için hayret ederler, belki de mukavemet etmek isterler, buna katiyen ehemmiyet verilmeyecek. 1'İNCİ TÜRK: Evet...
KÜRŞAD: Bu kadar... Sizde sarayın planı vardır. Orada Yulu ile Prenses Hiyungyu'nun odaları gösterilmiştir, bunu takım zabitlerine adamakıllı öğretirsiniz.
1'İNCİ TÜRK: Hiç yanılmayacakları şekilde öğretirim.
KÜRŞAD: Şimdi gidiniz. İmparator bu tarafa doğru geliyor, sizi görmesin. Bu gece benim arkamda can vermeleri muhtemel olanlara benden selam götürünüz.
(1'İNCİ TÜRK çıkar.)
### DÖRDÜNCÜ MECLİS
KÜRŞAD (Yalnız)
KÜRŞAD: Ey ilahlar, kendimi çok zayıf hissediyorum, başladığım işte bana kuvvet veriniz... Ey kalbim, mevcudatın en zavallısı olan dimağımdan ayrı kalmakta daha fazla ısrar etme... Hiyungyu!.. Sen de bil ki, bir tercih karşısında olsaydım, sana, değil bir milleti, bir cihanı, bir kainatı feda ederdim; fakat artık intihap hakkına malik değilim, bir kere ok yaydan çıkmış bulunuyor... İki milyon... Bu akşam... Hiyungyu... Seni elimle... İlahlar bana merhamet etsinler... (Çıkar.)
### BEŞİNCİ MECLİS
VEN-ÇİNG (yalnız), sonra İMPARATOR
VEN-ÇİNG: (Çiçeklerin arkasından usulca çıkar, KÜRŞAD'ın arkasından bir müddet bakar, ellerini ovuşturur) Plan mükemmel... Hele bir tatbik edilirse daha nefis olacak... Yalnız küçük bir kusuru var: Tertip edenler bu sarayda bir de Ven-Çing bulunduğunu nasılsa unutmuşlar... Ven-Çing minimini, güzel, tatlı Hiyungyu'yu bunlara, bu barbarların eline nasıl bırakıverir?.. Allah göstermesin... İmparator geliyor... (Derhal dalgın, meyus bir hal alır, bu esnada hava kararır ve bulutlanır.)
İMPARATOR: (Ağır ağır girerek) Ven-Çing, deminden beri seni arıyorum; bu hikayeler artık benim canımı sıkmaya başladı; anlıyor musun!..
VEN-ÇİNG: Hangi hikayeler, efendimiz?..
İMPARATOR: Bu Türkler meselesi... Ne zaman bitecek bu?.. Görüyorum ki bilhassa sen bu zavallılara rahat vermemekte inat ediyorsun. Fakat bilirsin ki imparator nazırına söz dinletemediği zamanlar celladına söz geçirebilir...
VEN-ÇİNG: (Eğilerek) Efendimize sadakatimden dolayı öleceğim için ne kadar bahtiyar olduğumu tasavvur edemezsiniz.
İMPARATOR: Ne istiyorsun bu adamlardan?..
VEN-ÇİNG: Efendimiz çok merhametli ve çok iyi kalplidirler; bunun için düşmanlarını bile müdafaadan ayrı ve ilahlara mahsus zevkler duyuyorlar. Fakat ben sadık bir köle sıfatiyle bunlara tahammül edemiyorum. Ve bunun için şimdi başımı vereceğim...
İMPARATOR: Ne diye düşmanlarımdan filan bahsediyorsun? Kim bunlar?..
VEN-ÇİNG: Hainlerin ve hayatınıza kastedenlerin bile müdafii olduğunuzu gördükçe sizin mabutlara olan yakınlığınızı da görüyor ve hayatınız için daha ziyade endişe ediyorum.
İMPARATOR: Neler söylüyorsun sen Allah aşkına?
VEN-ÇİNG: Size olan sadakatim şimdi kulakların işitmeye tahammül edemeyeceği hıyanetleri anlatmaya beni sevk ederse sizden affımı dileneceğim... Bu küstahlığımın cezasını beni derhal cellada göndererek veriniz, yalnız mukaddes hayatınız için beni sonuna kadar dinleyiniz...
İMPARATOR: Dinliyorum.
VEN-ÇİNG: Bu akşam hayatınıza kastedilmek isteniyor!..
İMPARATOR: Ne dedin? Ne dedin? Ne isteniyor?..
VEN-ÇİNG: Hayatınıza kastedilmek isteniyor... dedim.
İMPARATOR: Kim tarafından?
VEN-ÇİNG: Müdafaa ettikleriniz tarafından! Layik olmadıkları nimetlerinizle kuvvetlenen kollarını şimdi size kılıç sallamakta kullanacak olan bu adamlara karşı bir şey yapamamak bana ölmekten çok daha acı geliyor... Mademki size olan sadakatimi göstermek imkanları yok, derhal cellatlara emrediniz... Yaşamak bana pek azaplı geliyor...
İMPARATOR: Maksadını daha açık söyle!..
VEN-ÇİNG: Efendimiz sözlerime inanmak lütfunda bulunacaklar mı?.. Hiç olmazsa bu akşam gece yarısına kadar?.. O zaman kendisinin sadık kullarıyla hayatlarına kastetmek isteyen denileri (alçakları) ayırmak imkanları hasıl olacaktır.
İMPARATOR: Çabuk, daha açık söyle... İnanacağım.
VEN-ÇİNG: Efendimiz... Büyük bir merhametle yaşamalarına müsaade ettiğiniz Türkler bir ihtilal hareketi yapmak üzeredirler...
İMPARATOR: İmkanı yok...
VEN-ÇİNG: Bana inanacağınızı vaid buyurmuştunuz... Gece yarısına kadar...
İMPARATOR: Devam et...
VEN-ÇİNG: Bu ihtilalin ilk adımı mukaddes hayatınıza kastetmekle başlayacaktır. Ve bütün bunları idare eden...
İMPARATOR: Çabuk söyle...
VEN-ÇİNG: En inandığınız!..
İMPARATOR: Söyle diyorum!..
VEN-ÇİNG: En itimat ettiğiniz... ve bana, bu sadık kulunuza tercih ettiğiniz...
İMPARATOR: (Üstüne yürüyerek) Söyleyecek misin?..
VEN-ÇİNG: Kürşad!..
İMPARATOR: (Elleri yana düşer, durur, şaşırır.) Yalan söylüyorsun.
VEN-ÇİNG: Bana inanacaktınız?..
İMPARATOR: İmkanı yok.
VEN-ÇİNG: Gece yarısına kadar...
İMPARATOR: Her şeyi söyle!..
VEN-ÇİNG: Burada yapılan bir hıyanet planını dinlemeye beni sevk eden tesadüf herhalde efendimize olan muhabbetimi yeni bir sadakat eseriyle mükafatlandırmak istemişti. Burada sizin nasıl öldürüleceğinize... Aman Yarabbi... evet... nasıl öldürüleceğinize dair konuşuldu ve şu kulaklarım onları dinledi...
İMPARATOR: Nasıl?..
VEN-ÇİNG: Bu gece sokağa çıktığınız zaman üzerinize hücum edilecek...
İMPARATOR: Yalan.
VEN-ÇİNG: Keşke yalan olsa... O zaman dünyanın en bahtiyar mahluku olurdum.
İMPARATOR: Bu gece sokağa çıkarken müdafaamı kuvvetlendiririm. Bundan onların tabii haberi olmaz... Bakalım görürüz... Hücum ederlerse sana hakkın varmış derim... ve o zaman... o zaman muhakkak ki bir şeyler yaparım...
VEN-ÇİNG: Evet... en iyisi bu... Yalnız... görüyorsunuz ki hava gittikçe kararıyor, bir fırtına yaklaşmak üzeredir. Ve böyle havalar hainlerin karanlık maksatları için her şeyden daha muvafıktır.Evet... müdafaanızı çok kuvvetlendireceksiniz, fakat ya fırtına ve yağmurun verdiği şaşkınlık ve karanlıktan istifade eden bir ok efendimize... Oh, daha ilerisini düşünmüyorum... (Eğilerek) Efendimiz, biz kullarınız için mukaddes olan hayatınızı koruyunuz...
İMPARATOR: Ne yapalım öyleyse... Sen sözlerini nasıl ispat edeceksin?..
VEN-ÇİNG: Siz sarayda kalınız efendimiz... Onlar deni maksatlarına nail olmak için buraya bile hücum edeceklerdir: Konuşurlarken kulaklarımla duydum, eğer bu gece dışarı çıkmazsanız üç yüzden fazla silahlı adamla saraya hücum etmelerine karar verilmiştir.
İMPARATOR: Aklım almıyor bunları Ven-Çing... Kürşad, elimde büyüttüğüm ve bu derecelere çıkarttığım, bu kadar itimat ettiğim Kürşad... İmkanı yok...
VEN-ÇİNG: Maalesef hakikat efendimiz... Siz yalnız sükunetle geceyi bekleyiniz, hainlerin mahiyetini anlayacaksınız.
İMPARATOR: Sarayın muhafazasını kuvvetlendirmeli... Fakat hiç belli etmeden...
VEN-ÇİNG: Hepsini bana bırakınız... Siz sükun ve huzur ile bekleyiniz... Canlarını uğrunuzda vermek isteyenler şu bahçedeki ağaçların yapraklarından daha çoktur. Hiç kimse size elini süremeyecektir.
İMPARATOR: Pekala... Her şeyi sana bırakıyorum. Yalnız... bu şüphelerin asılsız çıkarsa... bilirsin ya Ven-Çing!..
VEN-ÇİNG: Dediğim gibi efendimiz... maalesef sözlerim yalnız hakikatten ibarettir.
İMPARATOR: Ben gidiyorum.. Kürşad ha?.. İnanamıyorum. (çıkar.)
### ALTINCI MECLİS
VEN-ÇİNG (yalnız), sonra VEN-ÇİNG'in MAİYET ÇAVUŞU
VEN-ÇİNG: Ala... şimdi ufak bir iş daha... (Bahçenin öteki ucuna işaret eder, MAİYET ÇAVUŞU girer.) Bana bak.
ÇAVUŞ: (Sokulur ve bekler.)
VEN-ÇİNG: Adamların arasında boyu ve şekli İmparator hazretlerine benzeyen birisini seçecek ve onu aynen İmparator gibi giydireceksin... Anlıyor musun? İmparator geceleri dışarı çıkarken nasıl giyiniyorsa tıpkı öyle...
ÇAVUŞ: Evet efendim...
VEN-ÇİNG: Ve sonra her akşam İmparator hazretleriyle beraber giden adamları da alacak, hep beraber şehri gezmeye çıkacaksın.
ÇAVUŞ: Evet efendim.
VEN-ÇİNG: Anlıyor musun? Sarayda ve hariçte, bilhassa hariçte herkes İmparator'un her zamanki gibi şehri devre çıktığını zannedecek.
ÇAVUŞ: Anlıyorum efendim.
VEN-ÇİNG: Öyleyse git ve bana saray muhafızları kumandanını yolla... Çabuk, dediklerimi unutma. Ve hatırla ki bu işte başının omuzların üzerindeki vaziyeti mevzubahistir.
ÇAVUŞ: Emredersiniz. (Çıkar.)
### YEDİNCİ MECLİS
VEN-ÇİNG (Yalnız)
VEN-ÇİNG: Bu iş de oldu demektir. Ah Kürşad, sen beni unutmayacaktın... (Güler, bahçenin öbür başına doğru hızlı hızlı gider)
(İKİNCİ PERDENİN SONU)
ÜÇÜNCÜ PERDE
### ÜÇÜNCÜ PERDE
İMPARATOR'un sarayında bir divanhane. Mermer zemin. Mermer sütunlar, karşıda bir merdiven vesaire.
### BİRİNCİ MECLİS
SİYAOHİ (yalnız), sonra BİRİNCİ YARALI ASKER
SİYAOHİ: (Yalnız, ağır ağır dolaşır, önüne bakar, konuşmaz.)
1'İNCİ YARALI ASKER: (Sallanarak ve koşmaya çalışarak içeri girer. FİLOZOF'u görür. Durur.)
SİYAOHİ: (Askerin kanlı elbisesini göstererek) Ne o, delikanlı, elbiseni niçin alacalısından intihap ettin?
1'İNCİ YARALI ASKER: Bir bayrama iştirak ettim de ondan...
SİYAOHİ: Nasıldı bu bayram?
1'İNCİ YARALI ASKER: Dehşet... Herkes şevkinden yerlere seriliyor... ve bir daha kalkamıyordu...
SİYAOHİ: Peki, neler gördün?..
1'İNCİ YARALI ASKER: Öyle şeyler gördüm ki Siyaohi, bunları hayatımın sonuna kadar unutamayacağım.
SİYAOHİ: Bu kadar çabuk unutulacak şeyler mi gördün delikanlı?
1'İNCİ YARALI ASKER: (Anlamayarak bakar.)
SİYAOHİ: Diyorum ki, gördüğün şeyler bu kadar ehemmiyetsiz miydi ki çabucak unutacaksın? Çünkü vaziyetin hayatının sonu dediğin şeyin öyle pek de uzak olmadığını gösteriyor.
1'İNCİ YARALI ASKER: Siyaohi!..
SİYAOHİ: Ölmek üzere olduğunu görmüyor musun?
1'İNCİ YARALI ASKER: (SİYAOHİ'yi yakalayarak) Yaşamak istiyorum, Siyaohi, yaşamak, hiç ölmemek istiyorum...
SİYAOHİ: Eğer bunu bu kadar çok istiyorsan derhal ölmen lazımdır.
1'İNCİ YARALI ASKER: (SİYAOHİ'nin yüzüne bakar.)
SİYAOHİ: (Askerin omuzuna elini koyarak) Niçin ölmekten bu kadar korkuyorsun? Niçin ölümden bu kadar korkuyorsunuz?.. Ölüm bugünkünden daha çok yaşamak demektir; ölüm ilelebet ve bin bir şekilde yaşamak demektir. Düşün ki şimdi bu vücudun dağılıp sen artık yaşamadığını zannettiğin zaman hepimizden, bütün yaşayanlardan çok bir hayata malik olacaksın... Mesela bir uzvun iri bir kayada yosun halinde yeşerirken diğer bir uzvun bir damla yağmur suyu halinde uzak bir denize dökülecek... Bir parçan eskicinin tamir ettiği kunduraya kösele olarak çivilenirken diğer bir parçan bir mandarinin sofrasındaki nefis çay takımını teşkil edecek. Namütenahi şekillerde yaşayacaksın delikanlı ve namütenahi zamanlarda yaşayacaksın. Yalnız şimdiki hayatından bunun ufak bir farkı olacak: O zaman yaşadığını bilmeyeceksin, sende mevcudiyetinin şuuru olmayacak... Fakat ne ehemmiyeti var? Esas mesele yaşadığını bilmek değil yaşamaktır. Ve sana yaşayacaksın diyorum... Niçin üzülüp duruyorsun öleceğim diye?.. Bırak bunları da bu çok meraklı seyahate çıkmadan evvel bana gördüğünü söylediğin dehşetli şeyleri anlat.
1'İNCİ YARALI ASKER: Yaşayacağım ha?..
SİYAOHİ: Tabii yaşayacaksın... Sen gördüklerini anlat... Hadi...
1'İNCİ YARALI ASKER: Bu akşam saray muhafazasına memurduk.
SİYAOHİ: Her akşamki gibi...
1'İNCİ YARALI ASKER: Hayır, her akşamkinden başka... çünkü bu akşam bizden başka daha birçokları da aynı işe memurdular. Ve biz ortalıkta bir başkalık olduğunun farkındaydık. Zaten bunu her zamanki gibi, malum mevkilerimize değil de Ven-Çing'in dairesine, mutfağa, daha bilmem nerelere kısım kısım dağılışımızdan ve bir emir alıncaya kadar bırakıldığımız yerlerden kımıldamamak için verilen talimattan da anlamıştık...
SİYAOHİ: Saraya gündüzden mi geldiniz?..
1'İNCİ YARALI ASKER: Akşamüzeri ve ufak ufak gruplar halinde arka kapıdan geldik. Bize yerlerimizi gösteren, Ven-Çing'in zabitlerinden biriydi.
SİYAOHİ: Bunun niçin böyle yapıldığını size söylemediler mi?
1'İNCİ YARALI ASKER: Hayır... son dakikaya kadar bir şey bilmiyorduk.
SİYAOHİ: Son dakikada bildiğiniz neydi?
1'İNCİ YARALI ASKER: Yine hiç. Yalnız güneş battıktan iki saat kadar sonra gelen bir emirle yerlerimizden fırladık ve saraya hücum eden zırhlı süvarilere karşı müdafaaya başladık. Karşımızdakiler İmparator'un hassa askerleriydi. O kadar şaşırmıştık ki, oklarımızın kirişlerini çekmeyi bile beceremiyorduk ve hücum edenler gitgide ilerliyorlardı. Bu sırada Ven-Çing göründü, -Ne duruyorsunuz, İmparatorunuzu öldürecekler!..- dedi. Biz de derhal yaylara sarıldık. Bir anda bu mücadele o kadar kızıştı ki, oklarımız karşımızdakilere küfürlerimizden daha çabuk ve daha bol gider oldular. Bu esnada bizim ellerimizi tekrar bağlayan ve bizi tekrar hayretten donduran bir şey oldu. Arkamızdan sarayın merdivenlerinden koşarak Kürşad geldi ve bize: -Durun, ne yapıyorsunuz?..- diye bağırdı. Geriye baktık, fakat Ven-Çing ve onun zabitleri derhal Kürşad'ın üstüne atıldılar. O, kendisini müdafaa ederek aramızdan geçti ve karşımızdakilerle beraber bize hücuma başladı.
SİYAOHİ: Kürşad mı?
1'İNCİ YARALI ASKER: Keşke başkası olsaydı.
SİYAOHİ: Neden?
1'İNCİ YARALI ASKER: Çünkü onun attığı oklar, dünyada yerleşip kalmaya niyet etmiş görünen en canlı arkadaşlarıma bile, ikamet müddetlerinin bitmiş olduğunu haber veriyor ve etrafımı boşaltıyordu. Kendimi zelzele esnasında bir mabette zannediyordum. Dev gibi adamlar mabut heykelleri gibi, bağırıp çağırmadan, fakat gürültü ve dehşet içinde, yıkılıyorlardı.
SİYAOHİ: Asker, bu vakanın destanını sana yazdırmalı.
1'İNCİ YARALI ASKER: Bu destanı yazabilmek için mürekkep yerine kan kullanmak lazımdır. Halbuki bende böyle bir şey kalmadı.
SİYAOHİ: Güzel konuşuyorsun asker... Bak, ölüm kendisi gelmeden evvel sana felsefeyi yolluyor. Düşün ki, eğer ölürsen herkesten daha hakim olacaksın... Neyse, sen hikayene devam et.
1'İNCİ YARALI ASKER: Ne diyordum, Kürşad'ın attığı oklar boşa gitmiyordu. Fakat herhalde Çin'de askerler Kürşad'ın oklarından daha çok olacak ki, her yere düşen adama mukabil, sarayın muhtelif yerlerinden beş on silahlı daha çıkıyordu. En nihayet arka kapılardan gelen külliyetli bir yardımcı kuvvet karşımızdakilere sarayda onların oklarını tükettirecek ve kılıçlarını körlettirecek kadar çok insan bulunduğunu anlattı. O zaman Kürşad geri dönmek emri verdi. Atlarına binerek uzaklaştılar.
SİYAOHİ: Ve siz de arkalarından.
1'İNCİ YARALI ASKER: Evet... Ven-Çing, Kürşad'ı kaçırırsak hepimizi kılıçtan geçirteceğini söyledi, fakat bizim ümidimiz yoktu. Bilirsin ya, Türklerin atları süvarilerine bizimkilerden daha çok itaat ederler.
SİYAOHİ: Kaçtılar mı?
1'İNCİ YARALI ASKER: Onları kaçırmayan biz değiliz... Fırtına ve nehirdir. Birdenbire yükselen sular, nehirde köprü filan bırakmamıştı. Sular karanlıkta böyle kabarıyor, adeta geldiği yere gitmek ister gibi, çok alçaklardan geçen bulutlara sürünmeye çalışıyordu.
SİYAOHİ: Gördüğün korkunç şeyler bu kadar mıydı?
1'İNCİ YARALI ASKER: Nerede!.. Asıl dehşetli şey, asıl akılların almayacağı şey burada, bu nehrin kıyısında oldu. İki taraf tekrar harbe başlamıştı. Ve bu seferki hiç evvelkine benzemiyordu. Burada askerler, fırtınada birbiri üzerine devrilen iki ağacın dalları gibi birbirine giriyorlar, birbirlerini kırıyorlar, eziyorlar ve boğuk sesler çıkarıyorlardı. Sonra nehir kabarıyordu, sular ayaklarımızın altına kadar geliyor, yağmur yaralarımızı serinletmek ister gibi daha hızlı yağıyordu.
SİYAOHİ: Asker, dövüşenler ne yapıyordu?
1'İNCİ YARALI ASKER: Dövüşenler mi?.. Ya... Dövüşenler... Sular gitgide kabarıyordu. Yağmur suları yerinde tutmak için bütün ağırlığıyla onun üzerine çöküyordu.
SİYAOHİ: Sen sözünün sonunu bir türlü getiremez misin? 1'İNCİ YARALI ASKER: Her taraf karanlıktı... Nehir... Sular... Yağmur... (Geriye doğru kaykılır, sallanır, düşer. Ölür.)
SİYAOHİ: Daha az gevezelik edebileceği bir yere gitti. Acaba bu kadar lafı söyleyebilmek için mi orada ölmedi de buraya kadar geldi?
(İMPARATOR arkadan gelir. SİYAOHİ'yi görünce ona doğru koşar.)
### İKİNCİ MECLİS
SİYAOHİ, İMPARATOR
İMPARATOR: Siyaohi, nedir bu olanlar?
SİYAOHİ: Neler, Efendimiz?
İMPARATOR: Bugün olan biten şeyler?.. İnsanlar meğer ne anlaşılmaz mahluklarmış... Dünya ne anlaşılmaz yermiş!..
SİYAOHİ: Dünyanın ve insanların bir parça bir şeye benzeyen yerleri de bu anlaşılmaz taraflarıdır. Baksanıza siz bile onları anlamadığınız zamanlarda müsterihtiniz ve şimdi anladığınızı zannettiğiniz için bu kadar şaşıyor ve üzülüyorsunuz.
İMPARATOR: Ah... Bu lafların ortalığı düzeltmeye bir faydası olsa.
SİYAOHİ: O zaman on para kıymeti olmazdı.
İMPARATOR: Siyaohi... Sükunetin beni çıldırtacak, ben deminden beri Hiyungyu'yu arıyorum. Sarayda bulamadım.
SİYAOHİ: Bu, onun sarayda olmasına mani değildir. Söyleyelim de bulsunlar.
İMPARATOR: Söyledim. Arıyorlar, fakat sen ne dersin? Acaba kaçırdılar mı?.. Onu da beraber götürdüler mi? O zaman ne yaparız?..
SİYAOHİ: Yapılması lazım, makul ve mümkün olan şeyleri yaparız.
İMPARATOR: Sus Siyaohi... Sen... (Uzaktan gelen 2'İNCİ YARALI ASKER'i görerek) Gel, asker, bu tarafa gel...
### ÜÇÜNCÜ MECLİS
Evvelkiler, 2'İNCİ YARALI ASKER
İMPARATOR: Nereden geliyorsun?
2'İNCİ YARALI ASKER: (Cevap vermeyerek İMPARATOR'un yüzüne bakar.)
İMPARATOR: Asker, nereden geldiğini bilmiyor musun?
2'İNCİ YARALI ASKER: (Bakmakta devam eder.)
SİYAOHİ: Galiba gideceği yeri düşünmekle meşgul de, nereden geldiğinin pek farkında değil.
İMPARATOR: (Askeri omuzundan tutup sarsarak) Sana İmparator'un sual soruyor küstah!..
2'İNCİ YARALI ASKER: (Silkinip omzunu çekerek): Senden daha heybetli birisiyle hesap görmek üzereyim ve bir daha elime geçirirsem ona kendim bazı sualler sormak isterdim.
SİYAOHİ: İnsanların böyle akıllı, böyle cesaretli ve sahiden insan olabilmeleri için muhakkak ölüme bu kadar yaklaşmaları mı lazım acaba?
İMPARATOR: Asker, bir İmparator gibi sormuyorum. Ne halde olduğumu görüyorsun, bana cevap ver.
2'İNCİ YARALI ASKER: İhtiyar, ne yalan söyleyeyim, şu halde bile senin yerinde olmak istemezdim.
SİYAOHİ: Bir askere, İmparator'a karşı bu sözleri söylemek cesaretini veren ölüm herhalde çok güzel bir şey...
İMPARATOR: Anlat, asker!..
2'İNCİ YARALI ASKER: Harp olan yerden geliyorum. Eğer herhangi bir şeye şaşacak olsaydım...
SİYAOHİ: Bu akşam herkes şaşılacak şeylerden bahsediyor, fakat bunların ne olduğunu söylemeye bir türlü vakit bulamıyor.
2'İNCİ YARALI ASKER: Nehrin kenarında onlara yetiştik... Köprüyü sular götürmüştü. Biz herhalde onlara azgın sulardan daha mülayim geldik ki, yüzlerini bize çevirdiler ve bizi oklarıyla karşıladılar.
SİYAOHİ: Yağmur yağıyordu. Sular yükseliyor ve ayaklarınızın altına kadar geliyordu. Karanlık vardı.
2'İNCİ YARALI ASKER: Evet Siyaohi, söylediğiniz gibi, yalnız biraz daha ciddiydi...
İMPARATOR: Ne oldu? Hepsini yakaladınız mı?
2'İNCİ YARALI ASKER: Hepsini kaçırdık...
İMPARATOR: Nereye?..
2'İNCİ YARALI ASKER: Gidip yakalamamıza imkan olmayan bir yere... Gerçi birçoğumuz aynı yere gitti, fakat harbe orada devam edeceklerini hiç zannetmiyorum. Ben kendi hesabıma böyle bir şey yapmak niyetinde değilim...
İMPARATOR: Kürşad ne oldu?
2'İNCİ YARALI ASKER: Onu yakaladılar ve buraya getiriyorlar... Fakat uzun müddet elinizde kalacağını zannetmem.
İMPARATOR: O ölmedi mi?
2'İNCİ YARALI ASKER: Onun yerine başka birisi öldü... (İMPARATOR'u kolundan tutup hafifçe sarsarak) İhtiyar, sana söyleyeceğim şeyleri dinle... Biraz üzüleceksin herhalde... Fakat bu adam (SİYAOHİ'yi gösterir.) birçok sözler bilir ve insanların kendi ölümlerinden maada bütün dertlerini sözler hafifletebilir.
İMPARATOR: Seni dinliyorum asker.
2'İNCİ YARALI ASKER: Kürşad kendisine doğru uzanan kılıçlara artık göğsünü tutmak ve bu uzun yorgunluğu daha uzun bir istirahatle dinlendirmek niyetindeydi ki, birdenbire nereden çıktığını anlayamadığımız yüzü örtülü küçük bir muharip peyda oldu. Yeni geldiği, hiç yarası olmayışından anlaşılıyordu. Derhal Kürşad'ı müdafaaya başladı. Bizim askerler anlamadıkları bir korkuyla geriye çekildiler ve kılıçlarını yere indirdiler. Bu siyahlı muharibi bulutların ve fırtınanın gönderdiğini, ona hücum edilemeyeceğini zannediyorlardı. Bu esnada Ven-Çing elinde kılıcıyla meydanda göründü. Karanlık gecede ve gürültü arasında hiçbir şey fark edilemediği için, gelenleri yerden peyda oluvermiş zannediyorduk. Ven-Çing doğru Kürşad'a koştu, fakat onun önünde siyahlı muharibi gördü. O da bizim gibi evvela silahını indirdi, fakat karşısındakinin yere inmeyen kılıcını göğsünde görünce geriye çekildi. Kürşad'a arkadan saldırmak istedi, nedense küçük ve siyah muharibe bir şey yapmadan Kürşad'ın işini bitirmek istiyor, fakat ne tarafa dönse karşısında onu görüyordu. Küçük muharibin bu işlerde usta olmadığı belliydi. Görülüyordu ki, kılıcını idare eden usta bir elden ziyade coşkun bir gönüldür.
İMPARATOR: Kimdi bu siyahlı muharip?
2'İNCİ YARALI ASKER: Bunu biz de kendimize sorduk. Ven-Çing'in bütün ihtiyatına rağmen onun yüzüne çarpan bir kılıcı siyah örtüsünü düşürdü. Ve biz, birbiri arkasına çakan şimşeklerin aydınlığında siyahlı muharibin kim olduğunu gördük.
İMPARATOR: Kimdi bu?
2'İNCİ YARALI ASKER: Prenses Hiyungyu.
İMPARATOR: (Geri geri çekilerek) Hiyungyu mu?
2'İNCİ YARALI ASKER: Evet, Prenses Hiyungyu idi. Kendisini müdafaa edenin Prenses olduğunu görünce Kürşad da, sanki hiç yarası yokmuş, sanki vücudunda kandan eser kalmayan o değilmiş gibi karşısındakine saldırmaya başladı. Ven-Çing kılıcının günün birinde bu kadar şerefleneceğini asla aklına getirmemiştir: İki asil göğüs ona hedef olmak için birbiriyle yarış ediyor ve diğerini geri itiyordu. Ven-Çing de artık kendini unutmuş gibiydi. Fakat o anda önünde bulunan Kürşad'a savurduğu kurtulunmaz bir darbe derhal araya giren Prensesi delip geçince o da şaşırdı ve ancak bir alçağın yapacağı şeyi yaptı: Kılıcını atarak kaçmak istedi. Fakat Kürşad onu birkaç adım kaçtıktan sonra öldürdüyse bunu herhalde onun ölüsünü Prenses'in yanına sermemek için yapmıştır.
İMPARATOR: (ASKER'i iki eliyle omuzlarından tutarak) Kızım. Kızım öldü mü benim?
2'İNCİ YARALI ASKER: (Birdenbire sarsılır ve geriye düşecek gibi olur.)
İMPARATOR: (Onu kolundan yakalayarak) Söyle, Hiyungyu öldü mü?
2'İNCİ YARALI ASKER: Bırak beni... Şimdi -ben- ölüyorum... (Düşer.)
İMPARATOR: (SİYAOHİ'ye) Ne dedi bu?
SİYAOHİ: Beraber dinledik Efendimiz.
(Dışarda gürültüler olur. Askerler, HİYUNGYU'nun ölüsünü getirirler, karşı merdivenlerin yanındaki taş bir sedire bırakırlar. İMPARATOR ve SİYAOHİ evvela ne olduğunu anlamayarak bakarlar, sonra İMPARATOR koşarak kızına gider ve ona sarılır.)
### DÖRDÜNCÜ MECLİS
SİYAOHİ, İMPARATOR, ASKERLER
SİYAOHİ: (Kendi kendine) Dünyada cereyan eden hadiselerin en tabiisi ve en bolu ölümdür. Böyle olduğu halde genç bir kızın ölümü beni bile daimi sükunetimden ayırmak istidadını gösteriyor. İhtiyar babası güzel bir kız, sevgili bir kız kaybettiği için müteessirdir; halbuki ben, güzel bir kız, sevgili bir kız öldüğü için müteessirim, daha doğrusu hayretteyim. Katiyyen hata etmediklerini zannettiğim yüksek kuvvetlerin ilk ve son hataları genç ve güzel kızları öldürmek olacak. Ne kadar düşünürsem düşüneyim, bu hususta ilahlara bir mazeret bulamıyorum.
İMPARATOR: (Kızının başucunda) Sarayımın en güzel çiçeği, uçsuz bucaksız Çin'in en güzel kızı. Benim ihtiyar günlerimin, hiç tükenmeyen baharı... Niçin yüzüme baktığın zaman gülümsemiyorsun?.. Sen eskiden böyle yapmazdın, kucağıma oturur ve mütemadiyen tebessüm ederdin... Niçin şimdi yüzün bu kadar ciddi?.. (Durur, sonra ağır ağır) Kim bilir ölüm seni ne kadar kolay almıştır!.. Haylaz bir çocuğun sapanıyla vurulan minimini bir saka kuşu gibi çabucak, hiç çırpınmadan ruhunu ölümün ellerine teslim etmişsindir. Ve ölüm sana bu kuşa geldiği kadar habersiz gelmiştir.
(Durur. Dışarıda gürültüler olur, sonra ses kesilir ve silahlı askerlerin arasında, kanlar içinde ve sapsarı, Kürşad içeri girer. İMPARATOR onu görünce doğrulur ve üstüne koşmak ister. Bu sırada birkaç asker, VEN-ÇİNG'in ölüsünü de getirip bir kenara bırakırlar.)
### BEŞİNCİ MECLİS
Evvelkiler, KÜRŞAD, ASKERLER
KÜRŞAD: (Eliyle kendisine doğru gelen İMPARATOR'a işaret ederek) İhtiyar, kederinin büyüklüğünü takdir ederim. Ben senden daha az kederli değilim. Fakat ben elemlerimi dindirecek bir yere gitmek üzereyim, sen oraya gelmek için ihtimal bir müddet daha bekleyeceksin ve hakikaten acınmaya layıksın...
İMPARATOR: Bu sözleri bana nasıl söylüyorsun?.. Yaptıkların başını yere eğmek ve susmak için sana kafi gelmiyor mu?..
KÜRŞAD: Hakiki vazifelerimizin ne olduğunu pek kati bilmediğimiz bu dünyada ben vazifem olduğunu zannettiğim bir şeyi yapmak istemiştim. Halbuki sen benim vazifeme hıyanet ettiğimi iddia edeceksin... Belki ikimiz de haklı, belki ikimiz de haksızız, belki de ikimizden biri haklıdır. Ve bu anda üzerinde en az durulacak bir mesele varsa, o da budur. Ben zannediyorum ki, olan şeylerin karşısında şu anda duyduğumuz elem ve ızdırap, bunların niçin böyle olduğunu düşünmekten bizi menedecek kadar kuvvetlidir. (Etrafına dönüp bakınarak) Nerede Hiyungyu?.. (HİYUNGYU'yu görür, o tarafa koşar, uzun uzun bakar.) Hiyungyu... Hiyungyu... Ben dünyadaki insanların en delisiymişim... (Kolları arasına alır. Kendisi de taş sedire oturur. Alnına vurarak) Budala bak!.. Bu senin eserin... Hiyungyu artık yaşamıyor... Kürşad, bunun sebebi sensin. (Onu okşayarak) Hiyungyu... Baksana bana Hiyungyu... Esirleri kurtarmak için seni feda ettim değil mi?.. Bütün kainatı senin için feda etmek lazım gelirken, seni esirlerin uğruna feda ettim. Ve hiç kimseyi de kurtaramadım. Kendime ve sana yaptığım bütün zulümlerin neticesi bu: Yüzlerce ölü... Benim gibi bir delinin arkasında taze ömürlerini bir kılıca veren bir sürü ölü... Ve bunların hepsinden, kainatın başından beri ölenlerin hepsinden daha kıymetli olan sen... Esirleri daha kuvvetli bir adam kurtaracaktır, Hiyungyu... Bugün olmazsa yarın kurtaracaktır. Çünkü ancak esareti isteyenler esir olurlar ve bizimkiler artık bunu istemiyorlar. Onları kurtaracak birisi herhalde çıkacaktır. Fakat seni kim kurtaracak Hiyungyu?.. Bir milleti tekrar neşesine kavuşturmak, senin soluk dudaklarının kenarına ufak bir tebessüm vermekten çok daha kolaydır. Ben düşünmeliydim ki, ezilenleri kurtaracak olanlar büsbütün, başka yaradılır. (HİYUNGYU'yu kucağına alarak ayağa kalkar, sallanır.) Kuş gibisin Hiyungyu... Her zamankinden daha hafifsin... Seni kollarımın arasına canlı olarak aldığım zaman bir daha bırakmamalıydım. O zaman gözlerin yalvarırken bunu istemişti. Seni göğsümden kalbimi söker gibi sökerek bıraktım... Niçin?.. Şimdi ölünü bağrıma basarak çıldırmak için... (Onu kolları arasında sallayarak) Uyu, güzel Hiyungyu, uyu... Yarın güneş ıslak dünyanın ve kanlı meydanların üzerinde parlayarak her şeyi temizleyecek. Çiçekler tekrar açacak. Güneş ölülerin altında ezilen çiçeklere yeniden hayat verecek ve ey dünyadaki çiçeklerin en hayat dolusu, her yeni doğan güneş seni biraz daha solduracak... Her şey yaşayacak, Hiyungyu, halbuki sen artık yaşamayacaksın... (Etrafına anlamaz gözlerle bakarak) Hey burada duranlar, anlamıyor musunuz, siz yaşayacaksınız ve Hiyungyu yaşamıyacak... Aklınız eriyor mu sizin buna?.. (Bağırarak) Siz niçin yaşıyorsunuz?.. Hiyungyu öldükten sonra siz nasıl yaşıyorsunuz?.. (HİYUNGYU'nun ölüsünü tekrar sedire bırakarak yerden bir kılıç alır ve etrafa saldırmak ister.) Hepiniz, hepiniz ölmelisiniz!.. (Koşmak isterken yere yuvarlanır. Sonra sürünerek tekrar HİYUNGYU'ya doğru gider. Dizlerinin üzerinde doğrulmak ister.) Hiyungyu.... (Hafif hafif) Hiyungyu... Hiyungyu... (HİYUNGYU'yu kucaklar, sonra kolları gevşer, yavaşça yere yıkılır, ölür. Uzun bir sükut.)
İMPARATOR: (Ağır ağır) Ölüleri yarın layık olduğu merasimle kaldırırsınız... Nazırlar da yarın toplansınlar, Türkler meselesi hakkında konuşacağız... Memlekette umumi matem ilan edilsin... (Çıkarken ayağıyla VEN-ÇİNG'in ölüsünü gösterir.) Bunu da kaldırınız. (Hepsi beraber ve ağır ağır çıkarlar.)
-Son-